RÖPORTAJLAR

Mimar Sinan ile Yüz Yüze: Selimiye Camii’nde Neyi Başarmak İstediniz?

Osmanlı coğrafyasının dört bir yanında camiler, köprüler, su yolları, medreseler ve külliyeler inşa eden Mimar Sinan, hayatının ileri bir döneminde Edirne’nin en yüksek noktalarından birine Selimiye Camii’ni kurdu.

Abone Ol

Dev kubbeyi sekiz büyük taşıyıcı üzerine yerleştirdi, destekleri mümkün olduğunca gözden uzaklaştırdı ve içeri giren insanın karşısına bölünmemiş, aydınlık bir ibadet mekânı çıkardı.

Peki Sinan’ın asıl amacı Ayasofya’nın kubbesini geçmek miydi? Yoksa taşın ağırlığını görünmez hâle getirerek insanlara gökyüzünün altındaymış hissini vermek mi istiyordu?

“Tarihle Yüz Yüze” serisinin bu bölümünde Mimar Sinan’a Selimiye’de ulaşmak istediği mimari hedefi, Ayasofya ile giriştiği söylenen mücadeleyi, yaşlılığında aldığı büyük riski, imparatorluk gücüyle ilişkisini, yanında çalışan ustaların emeğini ve bugün şehirlerimize baksa bize ne söyleyeceğini soruyoruz.

Dünyaya yön veren isimlerle sıra dışı röportajlar…


 

Edirne Semalarında Yükselen Taş Bir Dağın Gölgesindeyiz

1570’li yılların Edirne’sindeyiz.

Gün henüz tam olarak doğmamış.

Şehrin dar sokaklarında dükkânların kepenkleri kapalı. Uzaktan gelen çekiç sesleri, sabah ezanına hazırlanan müezzinlerin sesleriyle birbirine karışıyor. At arabaları Kavak Meydanı’na doğru taş, kereste ve kurşun taşıyor.

Başımızı kaldırdığımızda şehrin üzerinde yükselen dev bir yapı görüyoruz.

Dört ince minare, karanlığı yaran dört mızrak gibi gökyüzüne uzanıyor. Ortalarında yükselen büyük kubbe ise henüz tamamlanmamış olmasına rağmen Edirne’nin bütün siluetine hâkim.

İskelelerin arasında yüzlerce insan çalışıyor.

Taş ustaları kemerlerin yüzeyini düzeltiyor. Marangozlar ahşap kalıpları kontrol ediyor. Kurşun levhalar yukarı çekiliyor. Bir köşede geometrik çizimlerin yer aldığı büyük kâğıtlar taşların üzerine serilmiş.

Yapının merkezinde, beyaz sakallı ve yaşlı bir adam duruyor.

Bir elinde ölçü aleti, diğerinde çizimleri var.

Çevresindeki ustalar ona “Koca Sinan” diye sesleniyor.

Önündeki bina, onun ilk eseri değil. Arkasında Şehzade Camii, Süleymaniye Külliyesi, su yolları, köprüler ve imparatorluğun farklı şehirlerinde yükselen yüzlerce yapı bulunuyor.

Fakat bu kez başka bir şey deniyor.

Kubbenin altında duran insanın gözünü kesen büyük destekleri duvarlara yaklaştırıyor. Taşın ağırlığını gizliyor. Pencerelerden süzülecek ışığı hesaplıyor. İçeride birbirinden kopuk bölümler değil, tek bakışta kavranabilecek büyük bir bütün oluşturmak istiyor.

Sinan başını kaldırarak kubbenin merkezine bakıyor.

Sanki yalnızca taşların sağlamlığını değil, yüzyıllar sonra bu yapının altında duracak insanların hissedeceklerini de düşünür gibi…

Çizimini yavaşça kapatıyor.

Ve ilk sorumuzu soruyoruz:

Selimiye Camii’nde gerçekte neyi başarmak istediniz?

Mimar Sinan ile Röportaj

Gazeteci:

Selimiye Camii’nde neyi başarmak istediniz? Yalnızca daha büyük bir kubbe mi yapmak istiyordunuz?

Mimar Sinan:

Büyüklük, yalnızca ölçüyle anlaşılmaz.

Bir kubbenin çapını artırabilirsiniz. Bir minareyi daha yükseğe çıkarabilirsiniz. Daha fazla taş, daha pahalı mermer ve daha çok süs kullanabilirsiniz.

Fakat bütün bunlar iyi bir yapı meydana getirmeye yetmez.

Ben Selimiye’de, içeri giren insanın mekânı tek bakışta hissedebilmesini istedim.

Arada görüşü kesen büyük duvarlar, birbirinden kopuk bölümler ve yapının ağırlığını insanın üzerine indiren karanlık köşeler olmasın istedim.

Kubbe yalnızca yapının üzerini örten bir çatı olmayacaktı.

Bütün mekânı bir araya getiren merkez olacaktı.

İnsan içeri girdiğinde taşıyıcıları değil, kubbenin altında birleşen büyük boşluğu görmeliydi.

Benim ulaşmak istediğim şey, büyük bir taş kütlesi değil; taşın varlığını unutturacak bir mekândı.

Selimiye’nin büyük kubbesi sekiz ana taşıyıcı üzerine oturtuldu. Bu taşıyıcıların duvarlara yakın biçimde düzenlenmesi ve yapısal unsurların yan galerilerle bütünleştirilmesi, iç mekânın büyük ölçüde kesintisiz algılanmasını sağladı. UNESCO, yapının yenilikçi taşıyıcı sistemi sayesinde geniş pencere alanlarına ve olağanüstü aydınlık bir iç mekâna kavuştuğunu vurgulamaktadır.

Gazeteci:

Neden tek ve büyük bir kubbenin altında bu kadar geniş bir bütünlük aradınız?

Mimar Sinan:

Bir ibadet mekânında insanlar aynı yöne döner, aynı sessizlik içinde durur ve aynı kubbenin altında toplanır.

Mekânın da bu birlik duygusunu taşıması gerektiğine inandım.

Eğer yapı kendi içinde parçalanırsa, insanın dikkati de parçalanır.

Sütunlar, duvarlar ve destekler elbette gereklidir. Kubbe havada durmaz. Fakat mimarın görevi yalnızca yapıyı ayakta tutmak değildir.

Gerekli olanı, insanı rahatsız etmeyecek biçimde düzenlemektir.

Selimiye’de sekiz büyük taşıyıcı kullandım. Ancak onların yalnızca taşıyıcı olarak görünmesini istemedim. Duvarlarla, kemerlerle, galerilerle ve yarım kubbelerle aynı düzenin parçası hâline gelmeliydiler.

Yapı, taşıdığı ağırlığı bağırmamalıydı.

Ağırlığın içinden huzur doğurmalıydı.

Tarihî Not: Selimiye’nin Mekânındaki Büyük Yenilik

Selimiye Camii’nin ibadet alanını örten kubbe yaklaşık 31,3–31,5 metre çapındadır ve sekiz büyük taşıyıcı tarafından desteklenmektedir. Taşıyıcıların duvarlara yakın yerleştirilmesi sayesinde kubbenin altındaki alan, önceki birçok büyük camiye kıyasla daha az bölünmüş görünür.

Yapılan bir mekânsal görünürlük çalışmasında, Selimiye’nin taşıyıcılarının ana alanın yalnızca küçük bir bölümünün görülmesini engellediği ve mekânın yaklaşık yüzde 96’sının rahat biçimde algılanabildiği hesaplanmıştır. Bu sonuç, Sinan’ın hedefinin yalnızca büyük bir kubbe kurmak değil, o kubbenin altında güçlü bir mekân bütünlüğü oluşturmak olduğunu desteklemektedir.

Gazeteci:

Selimiye’yi yaparken Ayasofya’yı geçmek istediğiniz söyleniyor. Ayasofya sizin için bir rakip miydi?

Mimar Sinan:

Bir mimar, kendisinden önce yapılan büyük eserleri görmeden ilerleyemez.

Ayasofya, yüzyıllar boyunca ayakta kalmış büyük bir yapıydı. Onun kubbesini, kemerlerini ve taşıdığı yükleri görmezden gelmek mümkün değildi.

Fakat bir eseri incelemek, onu yalnızca taklit etmek anlamına gelmez.

Ben Ayasofya’nın yaptığı şeyi yeniden yapmak istemedim.

Onun karşılaştığı meseleyi, kendi çağımın bilgisi ve kendi mimari anlayışımla yeniden çözmek istedim.

Ayasofya’da büyük kubbe dört ana destek ve yarım kubbelerle taşınır. Selimiye’de ise sekizgen bir düzen kullandım. Taşıyıcı kuvvetleri daha dengeli dağıtmayı, destekleri iç mekânın hâkim unsuru olmaktan çıkarmayı amaçladım.

Kubbenin açıklığı elbette önemliydi.

Ama benim için asıl başarı, kubbeyi birkaç karış genişletmek değil; bütün yapıyı daha açık, daha anlaşılır ve daha dengeli hâle getirmekti.

Sinan’ın hayatı ve eserleri hakkında hazırlanan tezkiresel anlatıda, onun Selimiye’nin kubbe açıklığıyla Ayasofya’yı geçtiğini düşündüğü aktarılır. UNESCO’nun adaylık dosyasında Selimiye kubbesi yaklaşık 31,3 metre, Metropolitan Museum of Art’ın Ayasofya değerlendirmesinde ise Ayasofya kubbesi 31 metrenin üzerinde gösterilir. Ölçümlerde kullanılan noktalar ve Ayasofya kubbesinin düzenli olmayan yapısı nedeniyle “hangisi kesin olarak daha büyüktür?” sorusu basit bir sayı karşılaştırmasına indirgenemez.

Gerçek mi, Rivayet mi?

Sinan, Selimiye ile Ayasofya’yı Kesin Olarak Geçti mi?

Sinan’ın Selimiye’de Ayasofya’nın kubbe açıklığını aşmayı hedeflediği, onun hayatını anlatan tarihî metinlerde yer alan güçlü bir anlatıdır.

Ancak iki yapının kubbeleri farklı sistemlere sahiptir.

Ayasofya’nın kubbesi tam anlamıyla düzenli bir daire değildir ve farklı yönlerden yapılan ölçümlerde küçük değişiklikler ortaya çıkar. Selimiye’nin kubbe çapı da kaynaklara göre yaklaşık 31,2 ile 31,5 metre arasında verilmektedir.

Bu nedenle “Selimiye, Ayasofya’dan şu kadar metre büyüktür” şeklindeki kesin ifadeler ihtiyatla kullanılmalıdır.

Daha önemli fark, yalnızca kubbe çapında değildir.

Selimiye’de kubbe sekiz destekli daha düzenli bir merkezî sistem üzerine kurulmuş, taşıyıcılar iç mekânın kenarlarına yaklaştırılmış ve kubbe altındaki alan güçlü bir bütünlük içinde düzenlenmiştir.

Sinan’ın Ayasofya’ya verdiği gerçek cevap, yalnızca birkaç santimetrelik bir büyüklük farkı değil; büyük kubbeli mekân sorununa getirdiği yeni mimari çözüm olarak görülmelidir.

Gazeteci:

Ayasofya’yı geçme isteğinizde mesleki bir hırs yok muydu?

Mimar Sinan:

Hırs olmadan büyük işler meydana gelmez.

Fakat hırsın sizi nereye götürdüğü önemlidir.

Bir mimar yalnızca adının yüzyıllar boyunca anılması için bina yaparsa, yapıyı kullanan insanları unutur.

Ben elbette benden önce yapılamadığı söylenen bir şeyi yapmak istedim. Gücümü, bilgimi ve yıllar boyunca edindiğim tecrübeyi sınamak istedim.

Bunun içinde gurur da vardı.

Bunu inkâr edersem dürüst davranmış olmam.

Fakat yalnızca kendime bir anıt dikmek isteseydim, binanın görünüşünü büyütür, içindeki hayatı önemsemezdim.

Selimiye’nin kubbesinin altında binlerce insan ibadet edecekti. Medreselerinde öğrenciler okuyacak, çarşısında insanlar çalışacak ve şehir onun çevresinde yaşayacaktı.

Mimarın gururu, yapının hizmet ettiği insanlardan daha büyük olmamalıdır.

Gazeteci:

Selimiye neden İstanbul’da değil de Edirne’de yapıldı? İmparatorluğun başkenti İstanbul’du.

Mimar Sinan:

Bir yapının değeri yalnızca bulunduğu şehrin başkent olup olmamasıyla ölçülmez.

Edirne, Osmanlı hükümdarlarının geçmişini taşıyan önemli bir şehirdi. İstanbul’dan Balkanlara ve Avrupa’ya uzanan yolların üzerinde bulunuyordu. Sultan Selim de bu şehri seviyor ve burada güçlü bir eser bırakmak istiyordu.

Edirne’nin silueti de bize büyük bir imkân verdi.

Yapının çevresini boğan yoğun bir şehir dokusu yoktu. Yüksekçe bir alanda yükseldiğinde uzaktan görülebilecek, şehrin hangi yönden yaklaşırsanız yaklaşın fark edilen merkezi hâline gelecekti.

Ben Selimiye’yi yalnızca bir meydanın üzerine yerleştirmedim.

Onu Edirne’nin bütün görünüşüyle birlikte düşündüm.

Selimiye, eski Osmanlı başkenti Edirne’de Kavak Meydanı olarak bilinen yüksek bir alana inşa edildi. Dört ince minaresi ve merkezî kubbesi şehrin siluetine hâkim olacak biçimde tasarlandı. Yapının Edirne’de kurulma nedenleri konusunda farklı değerlendirmeler bulunsa da şehrin tarihî önemi, II. Selim’in Edirne ile ilişkisi ve alanın anıtsal bir yapı için sunduğu görünürlük önemli etkenler arasında kabul edilmektedir.

Gazeteci:

Selimiye’nin yapımına başladığınızda oldukça ileri bir yaştaydınız. Böylesine riskli bir işe girişirken başarısız olmaktan korkmadınız mı?

Mimar Sinan:

İnsan yaşlandıkça yalnızca bedeni ağırlaşmaz.

Sorumluluğu da ağırlaşır.

Genç bir mimar başarısız olduğunda insanlar onun tecrübesizliğini konuşur. Ömrünü yapılar inşa ederek geçirmiş bir mimar başarısız olduğunda ise bütün geçmişi sorgulanır.

Selimiye’ye başladığımda arkamda uzun yılların tecrübesi vardı.

Bu tecrübe bana cesaret verdiği kadar, ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumu da gösteriyordu.

Kubbe çökerse yalnızca taşlar düşmezdi.

Altında çalışanların ve ibadet edenlerin hayatı yok olurdu. Sultan’ın güveni, ustaların emeği ve benim bütün meslek hayatım da o enkazın altında kalırdı.

Korktum.

Fakat korku, hesap yapmama engel olmadı.

Aksine daha dikkatli olmamı sağladı.

Sinan’ın doğum yılı kesin olarak bilinmemekle birlikte Selimiye’nin inşasına başladığında yaklaşık seksen yaşında olduğu genel olarak kabul edilir. Cami 1568–1574 yılları arasında inşa edildi; bazı külliye birimleri II. Selim’in ölümünden sonra tamamlandı.

Gazeteci:

Bugünkü mühendislik hesapları ve bilgisayarlar yoktu. Bu dev kubbenin ayakta kalacağından nasıl emin oldunuz?

Mimar Sinan:

Bizim de hesabımız vardı.

Sadece sizin kullandığınız araçlarla yapılmıyordu.

Taşın nasıl kırıldığını, kemerin yükü hangi yöne aktardığını, zeminin nerede oturduğunu ve duvarın ne kadar kalın olması gerektiğini yıllarca görerek öğrendim.

Orduda yollar, köprüler ve geçitlerle uğraştım. Farklı şehirlerde eski yapıları inceledim. Şehzade Camii’nde bir düzen denedim. Süleymaniye’de daha büyük kuvvetlerle karşılaştım. Daha küçük yapılarda altıgen ve sekizgen taşıyıcı sistemleri gözlemledim.

Selimiye, bir anda aklıma gelen cesur bir çizim değildi.

Ömrüm boyunca yaptığım denemelerin, gördüğüm hataların ve öğrendiğim çözümlerin sonucuydu.

Bir yapı yalnızca kâğıtta hesaplanmaz.

Taş ocağından temeline, kemerinden kurşun örtüsüne kadar her aşamada yeniden kontrol edilir.

Mimarlıkta güven, tek bir büyük fikre değil, binlerce küçük doğruya dayanır.

Gazeteci:

Yapının taşıyıcılarını görünmez kılmak istediniz. Ancak bu, sağlamlıktan ödün vermek anlamına gelmiyor muydu?

Mimar Sinan:

Gizlemek başka, ortadan kaldırmak başkadır.

Taşıyıcıları azaltmadım.

Onları yapının düzeni içinde erittim.

Sekiz büyük ayak kubbenin yükünü taşır. Kemerler, payandalar ve yan mekânlar bu kuvveti karşılar. Fakat bunların her biri ayrı birer taş yığını gibi görünmez.

İyi bir yapıda sağlamlık ile güzellik birbirine düşman değildir.

Mühendislik çözümü doğruysa, estetik onun üzerini örten bir süs değil; çözümün görünen hâli olur.

Selimiye’nin dış payandaları, revaklar ve galeriler arasında ustaca bütünleştirilmiştir. İçerideki sekiz büyük destek ise mukarnaslı geçişler ve kemerlerle kubbeye bağlanarak taşıyıcı sistemin görsel bütünlüğe katılması sağlanmıştır.

Tarihî Not: Üç Ayrı Merdivenli Minareler

Selimiye’nin dört köşesinde üçer şerefeli dört minare bulunur.

Avlu tarafındaki iki minarede, farklı şerefelere çıkan üç ayrı merdiven birbirine dolanarak yükselir. Merdivenleri kullanan kişiler, farklı şerefelere çıkarken birbirleriyle karşılaşmadan ilerleyebilir.

Bu çözüm yalnızca gösterişli bir mimari oyun değildir. Dar bir minare gövdesi içinde üç ayrı dolaşım yolunun kurulması, Sinan’ın geometrik tasarım ve uygulama konusundaki ustalığını gösteren dikkat çekici ayrıntılardan biridir.

Gazeteci:

Bu üç merdivenli minareleri neden yaptınız? İnsanlara gücünüzü göstermek için mi?

Mimar Sinan:

Bir mimar zaman zaman kendi sınırlarını göstermek ister.

Bunu inkâr etmiyorum.

Fakat her güç gösterisinin bir işlevi olmalıdır.

Üç şerefeye çıkan insanların aynı dar yolda birbirini beklemesi yerine, ayrı yollardan ilerleyebilmesini sağladık. Aynı gövde içinde yolları birbirine değdirmeden yükseltmek zordu.

Zorluk, tek başına değer değildir.

Ancak zorluğu çözdüğünüzde hem işe yarayan hem de insanı hayrete düşüren bir sonuç ortaya çıkıyorsa mimarlık orada başlar.

Ben insanların minareye bakıp yalnızca “Ne kadar yüksek” demesini istemedim.

“Bu nasıl yapılmış?” diye sormalarını da istedim.

Gazeteci:

Selimiye’de çok sayıda pencere bulunuyor. Işık sizin için neden bu kadar önemliydi?

Mimar Sinan:

Taş ağırdır.

Işık ise taşın ağırlığını hafifletir.

Bir kubbenin altını karanlığa bırakırsanız, insan üzerine kapanan büyük bir kütle hisseder. Pencereleri doğru yerlere açtığınızda ise kubbe sanki duvarlardan ayrılıp yukarıda yüzüyormuş gibi görünür.

Fakat ışık yalnızca güzellik için kullanılmaz.

İbadet edenlerin, kitap okuyanların ve içeride çalışanların rahatlığı için de gereklidir.

Selimiye’de ışığın tek bir yönden gelmesini istemedim. Günün farklı saatlerinde kubbenin, kemerlerin, çinilerin ve hatların değişen biçimde görünmesini istedim.

Bir yapı güneşle birlikte yaşamalıdır.

UNESCO, Selimiye’nin yenilikçi taşıyıcı düzeninin geniş pencere yüzeylerine imkân verdiğini ve bunun olağanüstü aydınlık bir iç mekân oluşturduğunu belirtmektedir. İznik çinileri, mermer işçiliği ve hat süslemeleri de bu ışık düzeni içinde mimarinin parçası hâline gelir.

Gazeteci:

Selimiye sizin eseriniz olarak anılıyor. Fakat onu gerçekten tek başınıza mı yaptınız?

Mimar Sinan:

Hiçbir büyük yapı tek bir insanın ellerinden çıkmaz.

Mimar düşünür, planlar, ölçer ve yapılan işin sorumluluğunu taşır.

Fakat taşı ocaktan çıkaran, yontan, taşıyan ve yerine koyan insanlar olmadan çizim kâğıdın üzerinde kalır.

Kemerleri kuran ustalar, ahşap kalıpları hazırlayan marangozlar, kurşun kaplayan işçiler, çinileri yapan sanatkârlar, yazıları işleyen hattatlar ve bütün bu işleri düzenleyen görevliler vardı.

Ben onların emeğini tek bir isim altında toplamış görünürüm.

Bu, mimarın şerefidir; fakat aynı zamanda taşıdığı borçtur.

Bir yapının kapısına yalnızca mimarın adı yazıldığında, taşların arasında görünmeyen yüzlerce insanı unutmamak gerekir.

Selimiye, Osmanlı sarayının mimarlık teşkilatı, yapı ustaları, taşçılar, marangozlar, çiniciler ve farklı sanat dallarından çalışanların ortak emeğiyle ortaya çıktı. Sinan başmimar olarak tasarım ve uygulama sorumluluğunu taşısa da imparatorluğun geniş yapı üretimi büyük bir teşkilat ve usta ağına dayanıyordu.

Gazeteci:

Sultanların gücünü temsil eden dev yapılar inşa ettiniz. Mimarlığınız iktidarın bir gösterisi değil miydi?

Mimar Sinan:

Elbette öyleydi.

Bir sultan büyük bir cami yaptırdığında yalnızca ibadet yeri kurmaz.

Gücünü, zenginliğini, inancını ve dünyaya bırakmak istediği adı da taşın içine yerleştirir.

Bunu görmezden gelmek doğru olmaz.

Fakat büyük bir yapı yalnızca hükümdarın ihtişamına hizmet etmek zorunda değildir.

Çevresine okul, çarşı, su yolu ve başka hizmetler getiriyorsa şehir hayatının bir parçasına dönüşür. İnsanlar yapıyı kullanmaya başladığında, hükümdarın gösterisi toplumun ortak mekânı olur.

Mimarın görevi, iktidarın istediği anıtı yaparken insanların yaşayacağı şehri de düşünmektir.

Yine de şu soruyu sormakta haklısınız:

Bu kadar büyük kaynak başka nerelerde kullanılabilirdi?

Her büyük yapı, yalnızca meydana getirdiği güzellikle değil, kendisine ayrılan emek ve servetle de değerlendirilmelidir.

Selimiye; cami, medreseler, arasta, sıbyan mektebi ve zaman içinde gelişen diğer birimleriyle bir külliye oluşturur. UNESCO, yapıyı hem Osmanlı külliye anlayışının en yüksek ifadelerinden biri hem de 16. yüzyıl imparatorluk gücünün mimari göstergesi olarak değerlendirmektedir.

Gazeteci:

Peki bu büyüklüğün bedelini yapıda çalışan insanlar mı ödedi? Onların çalışma şartlarını düşündünüz mü?

Mimar Sinan:

Bir mimar yalnızca çizdiği kubbeden değil, o kubbeyi yükselten süreçten de sorumludur.

Büyük yapılarda ağır yükler taşınır, yüksek iskelelere çıkılır ve kazalar meydana gelebilir. Bizim çağımızda işçilerin korunması sizin çağınızdaki kurallar kadar açık ve güçlü değildi.

Bu gerçeği gizleyemem.

İşin hızlandırılması için baskı yapıldığında, insan gücünün sınırları zorlanabilirdi. Ustalar ve işçiler, hükümdarın eserini zamanında yetiştirmek için ağır şartlar altında çalışabilirdi.

Bir yapıyı yalnızca bitmiş hâliyle seyrederseniz güzelliğini görürsünüz.

Onu meydana getiren sürece bakarsanız teri, yorgunluğu ve riski de görürsünüz.

Gerçek bir değerlendirme ikisini birlikte hatırlamalıdır.

Gazeteci:

II. Selim, adını taşıyan caminin tamamlanmış hâlini göremedi. Bunca emeğin sonunda yapının sahibinin onu görememesi size ne hissettirdi?

Mimar Sinan:

Bir yapı bazen onu isteyen insandan daha uzun yaşar.

Sultan Selim bu eseri yaptırdı, kaynaklarını sağladı ve Edirne’de yükselmesini istedi. Fakat yapı tamamlanmadan hayatı sona erdi.

Bu, bana mimarlığın zamanla kurduğu ilişkiyi yeniden düşündürdü.

Bir hükümdarın ömrü biter.

Mimarın ömrü de biter.

Ustalar dağılır, isimler unutulur.

Fakat yapı ayakta kalırsa, onu hiç tanımayan insanlar kapısından içeri girer.

Bu nedenle bir bina yalnızca yaptıranın veya yapanın malı değildir.

Gelecekte onu kullanacak insanların da emanetidir.

II. Selim 1574’te, Selimiye’nin bütün unsurlarının tamamlanmış hâlini göremeden öldü. Külliyenin bazı bölümleri III. Murad döneminde tamamlandı.

Gazeteci:

Selimiye’yi gerçekten “ustalık eseriniz” olarak mı görüyordunuz? Yoksa bu ifade daha sonra oluşturulan bir efsane mi?

Mimar Sinan:

Bir insan hayatının sonunda eserlerine baktığında bazılarını diğerlerinden ayrı bir yere koyar.

Şehzade Camii’nde büyük bir merkezî yapının imkânlarını aradım.

Süleymaniye’de şehir, külliye, arazi ve büyük kubbe arasında güçlü bir düzen kurdum.

Selimiye’de ise yıllarca aradığım mekân bütünlüğüne en fazla yaklaştığımı düşündüm.

“Ustalık” sözü, hiçbir hata yapmadığım anlamına gelmez.

Ustalık, uzun yıllar boyunca karşılaştığınız meselelerin sonunda daha sade ve daha güçlü bir cevap verebilmektir.

Selimiye’ye bakınca yalnızca büyük bir yapı görmedim.

Ömrüm boyunca sorduğum soruların bir araya geldiği son büyük cevabı gördüm.

Sinan’ın kendi anlatılarına dayanan tezkiresel metinlerde Şehzade, Süleymaniye ve Selimiye’nin kariyerinin farklı aşamalarını temsil ettiği kabul edilir; Selimiye onun en yüksek mimari başarısı olarak sunulur. Ancak bugün yaygın biçimde kullanılan “çıraklık, kalfalık ve ustalık” sınıflandırmasının bütün ayrıntılarıyla doğrudan ve kelimesi kelimesine Sinan’dan kaldığını düşünmek yerine, onun eserlerini yorumlayan biyografik geleneğin bir parçası olarak değerlendirmek daha temkinlidir.

Gerçek mi, Rivayet mi?

“Şehzade Çıraklık, Süleymaniye Kalfalık, Selimiye Ustalık Eserimdir” Sözünü Sinan Aynen Söyledi mi?

Bu sınıflandırma Mimar Sinan’ın eserlerini anlatırken çok sık kullanılmaktadır.

Sinan’ın hayatını ve yapılarını anlatan tezkiresel kaynaklarda Şehzade, Süleymaniye ve Selimiye’nin meslek hayatındaki farklı aşamaları temsil ettiği görülür. Selimiye’nin onun en büyük başarısı olarak değerlendirildiği de açıktır.

Ancak bugün herkesin bildiği kısa ve düzenli cümlenin, modern Türkçedeki biçimiyle Sinan’ın ağzından kaydedilmiş tartışmasız bir doğrudan alıntı olduğunu söylemek ihtiyat gerektirir.

En doğru yaklaşım şudur:

Selimiye’nin Sinan tarafından meslek hayatının zirvesi olarak görüldüğü tarihî temele dayanır; fakat yaygın cümlenin kelimesi kelimesine aktarılmış kesin bir sözden çok, bu anlayışın zaman içinde özlü bir ifadeye dönüşmüş hâli olması mümkündür.

Gazeteci:

Selimiye kusursuz bir yapı mıydı?

Mimar Sinan:

İnsan eliyle yapılan hiçbir eser kusursuz değildir.

Bir yapı tamamlandığında mimar onun içinde değiştirmek istediği ayrıntılar görebilir.

Zaman da yapının eksiklerini ortaya çıkarır. Deprem, yıldırım, su, rüzgâr ve insanların yaptığı yanlış müdahaleler, en güçlü taşları bile sınar.

Selimiye’nin ayakta kalması onu dokunulmaz yapmaz.

Her neslin onu anlaması, koruması ve gerektiğinde doğru biçimde onarması gerekir.

Bir eseri yüceltmenin en kolay yolu ona “kusursuz” demektir.

En zor ve değerli yolu ise nasıl çalıştığını öğrenmek, zayıf noktalarını bilmek ve onu gelecek kuşaklara ulaştırmaktır.

Selimiye yüzyıllar boyunca yıldırım, deprem ve çeşitli onarım süreçleri yaşadı. UNESCO kayıtları yapının korunmasının özgün malzeme, mimari bütünlük ve çevresindeki tarihî siluetle birlikte ele alınması gerektiğini vurgular.

Gazeteci:

Bugünün şehirlerinde yaşasaydınız yüksek apartmanlara, beton yapılara ve birbirine benzeyen mahallelere bakınca ne düşünürdünüz?

Mimar Sinan:

Her çağ kendi malzemesini kullanır.

Taş kullanmak insanı iyi mimar yapmadığı gibi beton kullanmak da kötü mimar yapmaz.

Asıl mesele, insanı ve şehri düşünüp düşünmediğinizdir.

Bir yapının yalnızca içine kaç daire sığacağını hesaplarsanız, şehir meydana getiremezsiniz.

Güneşin nereden doğduğunu, rüzgârın nasıl geçtiğini, insanların nerede buluşacağını, çocukların nerede oynayacağını ve yapının uzaktan nasıl görüneceğini de düşünmelisiniz.

Şehir yalnızca binaların yan yana konulması değildir.

Sokak, meydan, su, gölge, ibadet, ticaret, eğitim ve insan ilişkilerinin birlikte kurulmasıdır.

Sizin çağınızda makineleriniz ve hesap imkânlarınız bizimkinden çok daha güçlü.

Fakat araçlarınızın gelişmiş olması, kurduğunuz şehirlerin insan ruhuna iyi geleceğini garanti etmez.

Gazeteci:

Bugün yaşasaydınız mimarlara ve insanlara ne söylerdiniz?

Mimar Sinan:

Önce yapacağınız şeyin neden gerekli olduğunu sorun.

Yalnızca “Bunu ne kadar büyük yapabiliriz?” diye düşünmeyin.

“İçinde yaşayacak insan ne hissedecek?” diye de sorun.

Bir yapıyı hızlı bitirmekle övünmeden önce, yüzyıl sonra ayakta kalıp kalmayacağını düşünün.

Geçmişin eserlerini taklit etmeyin. Onların hangi soruna nasıl cevap verdiğini anlamaya çalışın. Kubbenin biçimini kopyalamak kolaydır; o kubbeyi doğuran düşünceyi kavramak zordur.

Kendi adınızı yapının önüne geçirmeyin.

Çünkü iyi bir bina, mimarını sürekli hatırlatmak yerine içinde bulunan insana iyi yaşadığını hissettirir.

Ve unutmayın:

Bir şehre diktiğiniz her yapı, yalnızca bugünkü sahibine ait değildir.

Henüz doğmamış insanların göreceği manzaraya da müdahale eder.

Bu nedenle mimarlık, taştan ve hesaptan önce bir emanet meselesidir.

Röportajın Ardından: Sinan Selimiye’de Gerçekte Neyi Başardı?

Mimar Sinan’ın Selimiye’de ulaşmak istediği hedefi yalnızca “Ayasofya’dan daha büyük kubbe yapmak” şeklinde açıklamak, yapının asıl başarısını küçültür.

Kubbenin çapı önemliydi.

Fakat Selimiye’yi dünya mimarlık tarihinin önemli eserlerinden biri hâline getiren temel özellik, büyük kubbenin altındaki mekânın olağanüstü bütünlüğüdür.

Sinan, kubbeyi sekiz büyük taşıyıcı üzerine yerleştirdi. Bu taşıyıcıları duvarlara yaklaştırdı, galeriler ve kemerlerle yapının içine kattı. Dışarıdaki destekleri revaklar ve yan bölümler arasında bütünleştirdi. Böylece ziyaretçi içeri girdiğinde ilk olarak ağır taş kütleleriyle değil, yukarı doğru açılan büyük ve aydınlık bir boşlukla karşılaştı.

Selimiye’nin başarısı yalnızca içeride değildir.

Yapı, Edirne’nin yüksek bir noktasına yerleştirilerek şehrin bütün siluetini değiştirdi. Dört ince minare, büyük kubbenin çevresinde yükselerek yapıyı uzaktan bile tanınabilir hâle getirdi. UNESCO, Selimiye’yi Sinan’ın yaratıcı dehasının başyapıtı ve Osmanlı külliye mimarisinin en yüksek ifadelerinden biri olarak kabul etmektedir.

Ancak Sinan’ı tek başına her taşı yerleştiren efsanevi bir kahramana dönüştürmek de doğru olmaz.

Selimiye; mimarlar, mühendisler, taşçılar, marangozlar, çiniciler, hattatlar, işçiler ve geniş bir saray teşkilatının ortak çalışmasıyla ortaya çıktı. Sinan’ın büyüklüğü, bu büyük emeği bir tasarım düşüncesi etrafında birleştirebilmesindeydi.

Onun hayatı da yalnızca estetik başarıların hikâyesi değildir.

Sinan, imparatorluğun gücünü temsil eden yapılar inşa etti. Büyük kaynakları kullandı, iktidarın taleplerine cevap verdi ve çok geniş bir yapı teşkilatının başında bulundu. Eserlerini değerlendirirken hem mimari dehasını hem de bu yapıların doğduğu siyasi ve toplumsal düzeni birlikte görmek gerekir.

Selimiye’de başarmak istediği şey belki de şu cümlede özetlenebilir:

Taşı büyütmek değil, taşın altında insanı küçültmeden büyük bir mekân kurmak.

Sinan kubbeyi gökyüzüne doğru yükseltti.

Fakat asıl ustalığını, o dev kubbenin ağırlığını içerideki insana hissettirmemekte gösterdi.

Bilgilendirme

Bu röportaj gerçek bir görüşme değildir. Sorular ve cevaplar, tarihî kaynaklarda yer alan bilgiler temel alınarak hazırlanmış kurgusal bir çalışmadır. Cevaplar ilgili şahsiyete ait doğrudan sözler olarak değerlendirilmemelidir.

Kaynakça

UNESCO Dünya Mirası Merkezi – Selimiye Mosque and its Social Complex
Selimiye’nin mimari özellikleri, merkezî kubbesi, sekiz taşıyıcılı sistemi, şehir siluetindeki yeri ve dünya mirası değeri.

UNESCO – Selimiye Mosque Adaylık ve Değerlendirme Dosyası
Kubbe ölçüleri, minarelerdeki merdiven düzeni, ışık kullanımı, II. Selim’in yapının tamamlanmasını görememesi ve sonraki onarımlar.

TDV İslâm Ansiklopedisi – “Selimiye Camii ve Külliyesi”
Yapının inşa tarihi, külliyenin bölümleri, mimari düzeni ve tamamlanma süreci.

TDV İslâm Ansiklopedisi – “Sinan”
Mimar Sinan’ın hayatı, eserleri, mimari anlayışı ve hakkında oluşan tarihî anlatılar.

Archnet – Selimiye Külliyesi
Selimiye’nin yerleşimi, mimari planı ve İslam mimarlığı içindeki yeri.

Smarthistory – Mimar Sinan, Mosque of Selim II
Kubbenin sekiz destekli yapısı, payandaların mimari içinde gizlenmesi ve mekân bütünlüğü.

Metropolitan Museum of Art – Hagia Sophia
Ayasofya’nın kubbe ölçüleri ve taşıyıcı sisteminin değerlendirilmesi.

M. Mutlu – “Mimar Sinan’ın Anıtsal Camilerinde Mekânsal Bütünlük”
Selimiye’nin taşıyıcılarının görüş alanına etkisi ve iç mekânın algısal bütünlüğü üzerine çalışma.

Etiketler

Mimar Sinan, Selimiye Camii, Tarihle Yüz Yüze, Edirne, Osmanlı mimarisi, Ayasofya, kubbe mimarisi, Sinan’ın ustalık eseri, tarihî röportaj, kurgusal röportaj, mimarlık tarihi, Osmanlı tarihi, dünya mirası, UNESCO, II. Selim, dünyaya yön verenler, bulmacasitesi.com.tr

 

 


Haber : 

Abone Ol