RÖPORTAJLAR

Jeanne d’Arc ile Yüz Yüze: Bir Köylü Kızı, Bir Ordunun Önüne Geçme Cesaretini Nereden Buldu?

Fransa ile İngiltere arasındaki Yüz Yıl Savaşları sürerken, sıradan bir köyden çıkan genç bir kız bir anda orduların, kralların ve din adamlarının konuştuğu bir isme dönüştü.

Abone Ol

Jeanne d’Arc, henüz çok genç yaşta Tanrı tarafından görevlendirildiğine inandığını söyledi; kuşatma altındaki Orléans’a gitti, Fransa Veliahtı Charles’ın taç giyme yolunu açtı ve kısa süre sonra düşmanlarının eline düşerek tarihin en tartışmalı yargılamalarından birinin kurbanı oldu.

“Tarihle Yüz Yüze” serisinin bu bölümünde Jeanne d’Arc’a cesaretinin kaynağını, duyduğunu söylediği sesleri, savaşı, inancı, korkularını, mahkemede neden geri adım atmadığını ve bugün yaşasaydı insanlara ne söyleyeceğini soruyoruz.

Dünyaya yön veren isimlerle sıra dışı röportajlar…
 

 

Savaş Gecesinde Bir Çadırın Önündeyiz

1429 yılının baharındayız.

Gece soğuk. Uzakta nöbet ateşleri yanıyor. Çamura bulanmış savaş yollarında atların ağır solukları duyuluyor. Rüzgâr, mızrak uçlarındaki sancakları hafifçe titretiyor. Birkaç çadır ötede yaralıların inlemeleri, demircilerin son hazırlıkları ve dua eden askerlerin boğuk fısıltıları birbirine karışıyor.

Orléans kuşatma altında.

Fransız askerlerinin bir kısmı yorgun, bir kısmı umutsuz. Yıllardır süren savaş, yalnızca kaleleri ve şehirleri değil, insanların inancını da tüketmiş görünüyor.

Fakat bu gece ordugâhta alışılmadık bir hareketlilik var.

Beyaz sancağının yanında, erkek zırhı giymiş genç bir kız duruyor. Yüzü yorgun ama gözleri kararlı. Kılıcını çekmiş değil; daha çok bir işaret gibi taşıyor. Çevresindekiler ona hem şaşkınlıkla hem umutla bakıyor.

Karşımızdaki kişi sıradan bir savaşçı değil.

O, ne büyük bir ailenin kızı ne de yıllarca eğitim almış bir komutan. Kendisini Tanrı’nın görevlendirdiğini söyleyen, köyünden çıkıp Fransa’nın kaderine dokunan genç bir kadın.

Az sonra bir şehri kuşatmadan kurtarmaya giden ordunun önüne geçecek.

Ama ondan önce, yüzyıllardır sorulan o soruyu soruyoruz:

Bir köylü kızı, bir ordunun önüne geçme cesaretini nereden buldu?

Jeanne d’Arc ile Röportaj

Gazeteci:

Bir köylü kızı olarak büyüdünüz. Saraylarda yetişmediniz, askerî eğitim almadınız. Buna rağmen bir ordunun önüne geçecek cesareti nereden buldunuz?

Jeanne d’Arc:

Cesaret bazen insanın güçlü olmasından değil, geri çekilemeyeceğini düşünmesinden doğar.

Ben büyük bir ailenin kızı değildim. Çocukluğum tarlaların, kilise çanlarının ve köy hayatının içinde geçti. Savaşın ne demek olduğunu ise çocuk yaşta öğrendim; çünkü savaş yalnızca meydanlarda olmaz, köylerin korkusunda da yaşar.

Fransa’nın içinde bulunduğu hâli gördüğümde sessiz kalmak bana daha ağır geldi.

Benim cesaretim, kendimi yenilmez sanmaktan gelmiyordu.

Tanrı’nın benden bir şey istediğine inanmamdan geliyordu.

İnsan kendisini değil de üstlendiği görevi düşündüğünde korku geride kalabiliyor.

Gazeteci:

Tanrı’nın sizi görevlendirdiğini söylediniz. Duyduğunuzu anlattığınız “sesler” tam olarak neydi? İnsanlar buna nasıl inansın?

Jeanne d’Arc:

İnsanların buna inanmasının kolay olmadığını biliyorum.

Ben de ilk başta korktum.

Bu sesleri birdenbire, hayatımı değiştirecek büyük bir planın parçası gibi değil; şaşkınlık, tereddüt ve derin bir sarsıntı içinde yaşadım. Onları yalnızca kulakla duyulan sesler gibi anlatmak eksik olur. Onlarla birlikte bir yön duygusu, bir çağrı ve vazife hissi de geldi.

Ben onların Aziz Mikail, Aziz Katerina ve Aziz Marguerite’den geldiğine inandım.

Başkaları bunun bir hayal, bir yanılgı ya da başka bir şey olduğunu söyleyebilir.

Ama beni harekete geçiren şey, o çağrının bana Fransa’yı yalnız bırakmamam gerektiğini söylemesiydi.

İnsanlar her çağda görünmeyene şüpheyle yaklaşır.

Ben de onlardan körü körüne inanmalarını değil, sonuçlara bakmalarını isterdim.

Gazeteci:

Siz gerçekten savaş stratejisi bilen biri miydiniz, yoksa askerlerin moralini yükselten bir sembol müydünüz?

Jeanne d’Arc:

Ben kendimi yıllarca eğitim almış bir asker gibi göstermedim.

Bir komutanlar meclisinde büyümedim. Kuşatma düzenlerini çocukluktan beri öğrenmedim. Bunu biliyordum.

Fakat yalnızca bir sembol olduğumu söylemek de eksik kalır.

Ben askerlere cesaret verdim, evet. Onlara savaşmadan önce tövbe etmelerini, dualarını etmelerini, umutsuzluğu bırakmalarını söyledim. Fakat bununla yetinmedim. Hangi adımın ne zaman atılması gerektiği konusunda ısrar ettiğim anlar oldu. Özellikle Orléans’da daha kararlı ve hızlı hareket edilmesi gerektiğini savundum.

Benim gücüm, yalnızca kılıç kullanmakta değildi.

İnsanları dağılmış bir ruh hâlinden çıkarıp ortak bir amaç etrafında toplamakta yatıyordu.

Savaşta bazen bu, kılıçtan daha etkili olabilir.

Tarihî Not: Orléans Neden Bu Kadar Önemliydi?

Jeanne d’Arc’ın adını tarihe en güçlü biçimde yazdıran olaylardan biri, 1429’da Orléans Kuşatması sırasında ortaya çıkması oldu. Şehir düşerse İngilizlerin Fransa üzerindeki baskısı daha da artacaktı. Jeanne’ın gelişi, askerler ve halk üzerinde güçlü bir moral etkisi yarattı. Kısa süre sonra kuşatma kırıldı ve bu gelişme, Fransız tarafı için büyük bir dönüm noktası sayıldı.

Gazeteci:

Sizi savaşa götüren şey inanç mıydı, yoksa vatan sevgisi mi?

Jeanne d’Arc:

Benim çağımda bu ikisini birbirinden bugünkü kadar kolay ayırmak mümkün değildi.

Ben Fransa’yı yalnızca toprak olarak görmedim. Onu Tanrı’nın koruması gereken bir ülke, meşru kralın yönetmesi gereken bir yurt olarak düşündüm.

İnancım ile Fransa’ya bağlılığım birbirinden ayrı değil, iç içeydi.

Eğer yalnızca siyasi bir hesap yapsaydım, köyümde kalıp sessizce yaşamam daha güvenli olurdu.

Eğer yalnızca mistik bir heyecan taşısaydım, insanlarla ve kralla bu kadar somut bir hedef için uğraşmazdım.

Ben hem ruhani bir çağrı hissettim hem de Fransa’nın aşağılanmasını ve parçalanmasını kabul edemedim.

Gazeteci:

Charles’ı taç giymeye götürdünüz. Peki siz gerçekten bir kralı mı kurtardınız, yoksa siyasetin sizi kullanmasına mı izin verdiniz?

Jeanne d’Arc:

Bu zor bir soru.

Bir kralın etrafında her zaman çıkar hesapları yapan insanlar vardır. Saraylar yalnızca dua ve sadakatle ayakta durmaz; entrikalarla, korkularla ve güç arayışıyla da doludur.

Ben bunu gördüm.

Yine de Charles’ın taç giymesi yalnızca onun şahsı için değildi. Fransa’nın dağılmış meşruiyetini ayağa kaldırmak için gerekliydi. Reims’te taç giyme töreni, insanlara “Fransa hâlâ var” duygusunu verdi.

Beni kullananlar olmuş olabilir.

Benden korkanlar da oldu, benden faydalanmak isteyenler de.

Ama ben görevimi, sarayın hoşuna gidecek sözleri söylemek olarak değil; olması gerektiğine inandığım şeyi yapmak olarak gördüm.

Gazeteci:

Bir kadın olarak erkek zırhı giydiniz, orduyla birlikte hareket ettiniz. Bu, dönemin insanları için yalnızca cesaret değil, aynı zamanda bir meydan okumaydı. Bunu neden yaptınız?

Jeanne d’Arc:

Çünkü içinde bulunduğum şartlar bunu gerektiriyordu.

Savaş alanında, uzun yolculuklarda, erkek askerlerin arasında ve tutsaklık tehlikesi içinde sıradan kadın kıyafetleriyle bulunmak hem güvenli değildi hem de pratik değildi.

Erkek kıyafetleri bana hareket kolaylığı sağladı, korunma imkânı verdi ve bazı tehlikelerden uzak tuttu.

Ama biliyorum, insanlar bunu yalnızca bir kıyafet meselesi olarak görmedi. Bazıları bunu düzene karşı bir isyan, bazıları da şeytani bir sapma gibi değerlendirdi.

Benim için o kıyafet bir gösteri değildi.

Bir görev için gerekliydi.

İnsanlar bazen dış görünüşe takılıp, o görünüşün arkasındaki mecburiyeti ve amacı görmek istemezler.

Gerçek mi, Rivayet mi?

Jeanne d’Arc, Kalabalık İçinde Gizlenen Charles’ı Hemen Tanıdı mı?

Jeanne d’Arc hakkında en çok anlatılan hikâyelerden biri, Veliaht Charles’ın onu sınamak için kalabalığın arasına karıştığı ve Jeanne’ın onu hiç tereddüt etmeden tanıdığıdır.

Bu anlatı, yüzyıllar boyunca Jeanne’ın ilahî görevini destekleyen güçlü bir sahne olarak tekrarlandı. Ancak olayın ayrıntıları konusunda tarihçiler arasında kesin bir görüş birliği yoktur. Hikâyenin çekirdeğinde bir gerçek payı bulunabilir; fakat sonradan daha etkileyici hâle getirilmiş olması da mümkündür.

En güvenli değerlendirme şudur:

Jeanne’ın Charles ile görüşmesi tarihî bir gerçektir; fakat onu kalabalık içinden mucizevi biçimde hemen tanıdığına dair anlatının ne kadarının tam tarihî gerçek, ne kadarının sonradan güçlenen bir rivayet olduğu tartışmalıdır.

Gazeteci:

Savaşın ortasında yer aldınız. Peki hiç korkmadınız mı?

Jeanne d’Arc:

Korkmayan insan ya yalan söylüyordur ya da neyin içinde olduğunu tam anlamamıştır.

Elbette korktum.

Yaralanmaktan, başarısız olmaktan, benim yüzümden insanların ölmesinden korktum. Tutsak düşmekten de korktum. Hatta bazen Tanrı’nın beklentisini yanlış anlayıp anlamadığımı düşünerek korkuya kapıldım.

Fakat cesaret, korkunun yokluğu değildir.

Korkuya rağmen yürümektir.

İnsanlar beni yalnızca sarsılmaz bir figür olarak görmek istiyor olabilir. Oysa ben de acı çeken, yorulan ve dua ederken titreyen bir insandım.

Gazeteci:

Sizi kutsal bir kurtarıcı gibi görenler var. Ama sonuçta savaşı desteklediniz. Ölümler yaşandı. Bundan rahatsızlık duymadınız mı?

Jeanne d’Arc:

Savaşın temiz bir yüzü yoktur.

Bir tarafın kendisini haklı görmesi, savaşın içindeki acıyı ortadan kaldırmaz.

Ben savaş istemedim; Fransa’nın ezilmesini ve teslim olmasını da kabul etmedim. Mümkün olduğunda önce teslim çağrısı yapılmasını istedim. Kan dökülmeden çözüm olsun istedim. Ama savaş meydanına girildiğinde artık yalnızca dua etmek yetmiyor.

Ben savaşın büyüsüne kapılmış biri değildim.

Zafere sarhoş olan biri de değildim.

Bir halkın umudunu yeniden ayağa kaldırmak için savaşın içinde yer aldım. Fakat bunun bedelsiz olmadığını biliyordum.

Gazeteci:

Sizi eleştirenler, aslında askerî bir deha değil; halkın duygularını harekete geçiren etkili bir figür olduğunuzu söylüyor. Buna ne dersiniz?

Jeanne d’Arc:

Belki ikisini birbirinden fazla ayırıyorsunuz.

Bir ordunun yalnızca planlara değil, inanca da ihtiyacı vardır. En mükemmel strateji bile umutsuz insanların elinde işe yaramayabilir.

Ben büyük savaş kitapları yazmadım. Kuşatma makineleri tasarlamadım. Ama insanların yürüyemediği yerde yürümelerini sağladım.

Bazen tarihin yönünü değiştiren şey, yalnızca en bilgili kişi olmak değildir.

En sarsılmış anda, insanlara yeniden ayağa kalkabileceklerini göstermektir.

Tarihî Not: Jeanne d’Arc’ın Yargılanması

Jeanne d’Arc, 1430’da Burgonyalılar tarafından ele geçirildi ve daha sonra İngiliz yanlısı otoritelere teslim edildi. Rouen’de görülen mahkemede sapkınlık, itaatsizlik ve özellikle erkek kıyafeti giymesi gibi konular üzerinden yoğun biçimde sorgulandı. Yargılama, siyasetten tamamen bağımsız değildi; çünkü Jeanne yalnızca bir birey değil, Fransız meşruiyetinin güçlü bir simgesiydi.

Gazeteci:

Mahkemede size geri adım atmanız için fırsatlar verildi. Neden daha fazla boyun eğmediniz? Hayatta kalmak istemediniz mi?

Jeanne d’Arc:

İnsan bazen hayatta kalmak ile kendisi olarak kalmak arasında sıkışır.

Ben yaşamak istedim. Ölmek için savaşmadım. Fakat benden yalnızca bazı sözleri geri almam değil, bütün görevimi inkâr etmem isteniyordu. Eğer tamamen geri adım atsaydım, yalnızca kendimi değil, uğruna yürüdüğüm her şeyi de reddetmiş olacaktım.

Yorgundum. Yalnızdım. Baskı altındaydım.

Belki bazı anlarda daha yumuşak davrandım, belki korku beni etkiledi. Ama içimde, haklı olduğuma dair sarsılmaz bir alan vardı.

İnsan bazen bedenini kurtarmak için ruhunu teslim etmek istemez.

Benim direnişim biraz da buydu.

Gazeteci:

Sizce mahkemeniz adil miydi?

Jeanne d’Arc:

Hayır.

Bana yöneltilen sorular yalnızca gerçeği öğrenmek için sorulmuyordu. Cevaplarımın beni mahkûm etmesi isteniyordu. Karşımda yalnızca dinî bir kurul yoktu; siyasi bir korku da vardı.

Ben İngilizler için yalnızca bir kız değildim.

Yeniden güç bulan Fransa’nın sembollerinden biriydim.

Beni yalnızca yanlış inançla değil, temsil ettiğim umutla da yargıladılar.

Bu yüzden mahkemenin adalet dağıtmaktan çok, önceden verilmiş kararı meşrulaştırmaya çalıştığını düşündüm.

Gazeteci:

Pişman olduğunuz bir şey var mı?

Jeanne d’Arc:

İnsan bu kadar büyük olayların içinde yürüyünce, dönüp baktığında birçok kırık parça görür.

Daha fazla insanı ikna edebilir miydim? Daha dikkatli olabilir miydim? Bazı adımları farklı zamanlarda atabilir miydim? Belki.

Ama en temel görevim konusunda pişman değilim.

Fransa’nın diz çökmemesi gerektiğine inandım ve buna göre davrandım.

Pişmanlıklarım, daha çok insanların acıları üzerinedir.

Kendi yoluma çıkmış olmam üzerine değil.

Gazeteci:

Ölümünüzden sonra hakkınızda verilen karar bozuldu, daha sonra azize ilan edildiniz. Sizce insanlar sizi gerçekten anladı mı, yoksa kendi ihtiyaçlarına göre yeni bir Jeanne mı yarattı?

Jeanne d’Arc:

İnsanlar ölenleri çoğu zaman oldukları gibi değil, ihtiyaç duydukları biçimde hatırlar.

Kimi beni yalnızca kutsal bir figür yaptı.

Kimi yalnızca milliyetçi bir sembole dönüştürdü.

Kimi de genç yaşta ölen trajik bir kız olarak gördü.

Belki bunların hepsinde biraz gerçek var.

Ama ben yalnızca efsane değilim. Şüphe duyan, dua eden, korkan, direnen gerçek bir insandım.

Beni anlamak isteyenler, yalnızca zaferime ya da ölümüme değil, bu ikisinin arasında taşıdığım yükün ağırlığına bakmalı.

Gazeteci:

Bugün yaşasaydınız insanlara ne söylerdiniz?

Jeanne d’Arc:

Kendinizi küçümsemeyin.

Bazen insan, sıradan bir hayatın içinden çıkıp tarihin önüne düşebilir. Bunun için soylu doğmak, güçlü bir aileden gelmek ya da herkes tarafından seçilmek gerekmez. Bazen yalnızca içinizdeki sesi susturmamayı bilmek gerekir.

Ama şunu da söylerdim:

İnanç, sizi körleştirmemeli; sorumluluk duygusunu büyütmeli.

Cesaret, yalnızca ileri atılmak değildir; bedelini göze alabilmektir.

Ve bir halkı savunmak, yalnızca düşmana karşı kılıç kaldırmak değil; adalet, onur ve umut için ayağa kalkmaktır.

Bugün insanların en çok ihtiyaç duyduğu şey belki de şudur:

Korkularına rağmen doğru bildikleri şeyi savunabilmek.

Röportajın Ardından: Jeanne d’Arc’ı Nasıl Hatırlamalıyız?

Jeanne d’Arc’ı yalnızca “mucizevi bir kahraman” olarak görmek, onun hikâyesini fazla kolaylaştırır.

Onu yalnızca “siyasetin kullandığı bir figür” olarak görmek de eksik bırakır.

Jeanne d’Arc, her şeyden önce olağanüstü bir tarihî anda ortaya çıkan olağanüstü bir insandı. Genç yaşına, köylü kökenine ve hiçbir geleneksel güç kaynağına sahip olmamasına rağmen Fransa’nın moralini değiştirdi. Orléans’daki etkisi ve Charles’ın Reims’te taç giymesi yolunda oynadığı rol, onu Yüz Yıl Savaşları’nın en dikkat çekici isimlerinden biri hâline getirdi.

Fakat bu hikâye yalnızca zaferle bitmedi.

Jeanne kısa süre sonra tutsak düştü, siyasetin ve düşmanlığın iç içe geçtiği bir yargılamada mahkûm edildi ve henüz 19 yaşındayken yakılarak öldürüldü.

Onun en çarpıcı yönlerinden biri, yalnızca savaş meydanındaki cesareti değildir.

Bir mahkeme karşısında, baskı altındayken bile inandığı şeyi tümüyle inkâr etmeyişidir.

Jeanne d’Arc, tarihte hem dinî bir figür, hem millî bir sembol, hem de genç yaşta ağır bir yükün altında ezilmeyen bir irade olarak yaşamayı sürdürüyor.

Belki de onu bu kadar güçlü kılan şey tam olarak budur:

O, büyük orduların ve kralların arasında yükselen küçük bir sesin, bazen tarihin akışını değiştirebileceğini gösterdi.

Bilgilendirme

Bu röportaj gerçek bir görüşme değildir. Sorular ve cevaplar, tarihî kaynaklarda yer alan bilgiler temel alınarak hazırlanmış kurgusal bir çalışmadır. Cevaplar ilgili şahsiyete ait doğrudan sözler olarak değerlendirilmemelidir.

Kaynakça

  • The Trial of Joan of Arc, çev. Daniel Hobbins
  • Régine Pernoud, Joan of Arc: By Herself and Her Witnesses
  • Helen Castor, Joan of Arc
  • Kelly DeVries, Joan of Arc: A Military Leader
  • Colette Beaune, Joan of Arc
  • Encyclopaedia Britannica, “Joan of Arc”
  • Catholic Encyclopedia, “St. Joan of Arc”

Etiketler

Jeanne d’Arc, Jan Dark, Tarihle Yüz Yüze, Yüz Yıl Savaşları, Fransa tarihi, tarihî röportaj, kurgusal röportaj, Orléans Kuşatması, Charles VII, kadın kahramanlar, dünyaya yön verenler, bulmacasitesi.com.tr

 

 


Haber : 

Abone Ol