Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u Fethedeceğine En Başından Beri İnanıyor muydu?
Tarihle Yüz Yüze: Henüz yirmi bir yaşındaydı. Karşısında, birçok büyük ordunun aşamadığı İstanbul surları bulunuyordu. Fakat II. Mehmet yalnızca surların karşısına asker çıkarmadı.
Boğaz’ı iki hisar arasında çapraz ateş altına aldı, ağır toplar için yollar ve köprüler hazırlattı, gülleleri su üzerinde sektirecek atış düzenleri kurdu, doğrudan görülemeyen gemileri vurabilmek için aşırma atış yapabilen havan tipi toplar geliştirdi.
Üstelik şehri bütünüyle yok edebilecek imkânlara sahipken gelecekteki başkentini korumaya çalıştı. Fetih sonrasında Galata halkına can, mal, ticaret ve ibadet güvencesi verdi; İstanbul’u yeniden ayağa kaldırmak için Müslüman ve Hristiyan toplulukları birlikte şehre yerleştirdi.
Peki Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethedeceğine en başından beri gerçekten inanıyor muydu? Yoksa zafer, inanç kadar mühendisliğin, sabrın ve değişen şartlara göre yeni çözümler üretmenin sonucu muydu?
İstanbul’un Yeniden Yükseldiği Günlerde Topkapı Sarayı’ndayız
1470’li yılların sonlarındayız.
İstanbul’un fethinin üzerinden yirmi yılı aşkın bir zaman geçmiş.
Bir zamanlar kuşatma toplarının sesleriyle sarsılan şehirde şimdi çekiç, testere ve insan sesleri duyuluyor. Çarşılarda farklı diller birbirine karışıyor. Haliç’te ticaret gemileri sıralanmış. Galata’da Cenevizli tüccarlar mallarını indirirken karşı kıyıda yeni medreselerden öğrenciler çıkıyor.
Surların içerisinde uzun süre sessiz kalan mahalleler yeniden hayat bulmuş.
Topkapı Sarayı’nın avlusundan şehre baktığımızda, kubbelerle kilise çatıları, çarşılarla limanlar aynı manzara içerisinde uzanıyor.
Saraydaki çalışma odasının duvarlarında haritalar asılı. Masanın üzerinde İtalya kıyıları, Karadeniz, Balkanlar ve Anadolu’yu gösteren çizimler bulunuyor. Yan tarafta Yunanca ve Arapça eserler, geometri hesapları ve askerî planlar yer alıyor.
Karşımızda, artık yalnızca İstanbul Fatihi değil; iki kıtanın hükümdarı olan Sultan II. Mehmet oturuyor.
Ona yıllardır cevap aranan soruyu yöneltiyoruz:
İstanbul’u fethedeceğinize en başından beri inanıyor muydunuz?
“İnanmasaydım başlamazdım; fakat yalnızca inanarak da başaramazdım”
— Sultanım, İstanbul’u kuşatmaya karar verdiğiniz ilk günden itibaren şehri mutlaka fethedeceğinize inanıyor muydunuz?
İstanbul’un alınabileceğine inanıyordum. İnanmasaydım böylesine büyük bir hazırlığa girişmezdim.
Ancak inanmak, surların kendiliğinden yıkılacağını düşünmek değildir. Karşımızdaki şehir, yüzyıllardır büyük ordulara direnmişti. Surları güçlüydü, denizden yardım alabiliyordu ve Haliç’in girişini zincirle kapatabiliyordu.
Ben İstanbul’un alınabileceğine inandım; fakat bu inancı hazırlığın yerine koymadım.
Surların yapısını araştırdık. Boğaz geçişini kontrol altına aldık. Toplar döktürdük. Donanmayı kuvvetlendirdik. Ağır topların taşınabilmesi için yolları ve köprüleri hazırlattık. Şehrin nereden yardım alabileceğini, savunmanın hangi noktalarda güçlü veya zayıf olduğunu hesapladık.
İnanç insana hedef gösterir. Hedefe götürecek yolu ise akıl, ilim, emek ve sabır kurar.
— Yani zaferi hiçbir zaman kolay görmediniz?
Düşmanını küçümseyen hükümdar, kendi askerinin hayatını tehlikeye atar.
Bizans’ın gücü yalnız askerlerinin sayısında değildi. Surları, coğrafyası ve yüzyılların kazandırdığı savunma tecrübesi vardı. İstanbul’u almak için önce bütün bunlara saygı duymak, sonra onları aşacak bir plan kurmak gerekiyordu.
İstanbul Neden Mutlaka Alınmalıydı?
— Osmanlı Devleti, İstanbul alınmadan da büyümeye devam edemez miydi? Bu şehir neden vazgeçilmezdi?
İstanbul, Osmanlı topraklarının ortasında bulunan yabancı bir siyasi merkezdi.
Anadolu ile Rumeli arasındaki bağlantımızın güvenliği için Boğaz’a hâkim olmamız gerekiyordu. Bizans eski gücünde değildi; fakat Osmanlı tahtında hak iddia eden kişilere destek verebilir, Avrupa devletlerini harekete geçirebilir ve uygun zamanda devletimizin karşısındaki ittifakların merkezi olabilirdi.
Şehrin önemi yalnız askerî de değildi.
İstanbul, deniz yollarının, ticaretin ve kıtaların buluştuğu bir merkezdi. Bu şehri alan hükümdar yalnızca bir kaleyi ele geçirmiş olmayacaktı. Devletinin gelecekteki yönünü de belirleyecekti.
Ben İstanbul’u bir ganimet yığını olarak değil, yeniden ayağa kaldırılması gereken bir dünya başkenti olarak görüyordum.
“Kuşatma, ordunun surların önüne gelmesinden önce başladı”
— İstanbul’u kuşatmadan önce Rumeli Hisarı’nı yaptırdınız. Bu yapı, fetih kararınızın en açık göstergesi miydi?
Bir şehir yalnızca surları dövülerek kuşatılmaz. Yardım yolları açık bırakılırsa surların önündeki ordu zamanla tükenir.
Karadeniz’den İstanbul’a gelebilecek gemileri kontrol etmek gerekiyordu. Anadolu yakasında dedem Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı Anadolu Hisarı bulunuyordu. Karşı kıyıya Rumeli Hisarı’nı kurarak Boğaz’ı iki taraftan denetim altına aldık.
Bu hisarlar yalnız taş duvarlardan ibaret değildi. Topların yerleri, atış yönleri, denizin akıntısı ve gemilerin geçebileceği hatlar birlikte hesaplandı.
Kuşatma, ordunun İstanbul surlarının önüne geldiği gün değil; Boğaz’ın nasıl kontrol edileceğini düşünmeye başladığımız gün başlamıştı.
Bir Gülle Su Üzerinde Yürütülebilir mi?
— Boğaz’a yerleştirdiğiniz toplarda alışılmışın dışında bir yöntem kullandığınız anlatılıyor. Gülleleri gerçekten su üzerinde sektirdiniz mi?
Bir hedef doğrudan vurulamıyorsa yalnızca topun gücünü artırmak yeterli değildir. Atış biçimini değiştirmek gerekir.
Boğaz kıyısındaki bütün toplar aynı yüksekliğe ve aynı yöne yerleştirilmedi. Bazıları deniz seviyesine yakın, bazıları daha yukarıda bulunuyordu. Sağdan ve soldan çapraz ateş oluşturacak biçimde konumlandırıldılar.
Uygun açı ve hızla atılan taş gülle, suyun yüzeyine çarptığında hemen batmayabilir. Yoluna devam ederek yeniden yükselebilir ve daha ilerideki hedefe ulaşabilir.
Suyun akıntısını, atış açısını ve hedefin hareketini birlikte düşünmek gerekiyordu. Böylece Boğaz’dan geçen gemiler yalnızca karşılarındaki bir topun değil, iki kıyı arasında kurulmuş bütün bir ateş düzeninin içerisine giriyordu.
— Bu düzenin etkili olduğunu nasıl anladınız?
Geçiş kurallarımıza uymayan bir Venedik gemisi durduruldu. Bu olay, Boğaz’ın artık denetimsiz bir geçiş yolu olmadığını gösterdi.
Maksat her gemiyi batırmak değildi. Maksat, Osmanlı izni olmadan İstanbul’a asker, erzak veya silah taşınamayacağını göstermekti.
Tarihî Not: Boğaz’daki sektirme ve çapraz ateş düzeni
Kritovulos, Rumeli Hisarı çevresindeki büyük topların deniz kıyısında çapraz atış yapacak biçimde yerleştirildiğini; daha yüksek konumdaki topların denizin ortasına ulaşabildiğini ve gülleler sektirme tarzında atıldığında karşı kıyıyı bulabildiğini kaydeder.
Tursun Bey ise Rumeli Hisarı’nın denize bakan bölümlerine ve Anadolu Hisarı’nın burçlarıyla kıyı şeridine büyük toplar yerleştirildiğini bildirir. 1452 Kasım’ında Antonio Rizzo idaresindeki Venedik gemisinin kurallara uymaması üzerine eş güdümlü top ateşiyle batırılması, sistemin uygulandığını göstermektedir.
Sektirme atışının dünya tarihinde ilk kez Fatih tarafından icat edildiğini kesin biçimde söylemek mümkün değildir. Ancak Boğaz’ın coğrafyasına göre hesaplanarak stratejik bir savunma sisteminin parçası hâline getirildiği güçlü tarihî kaynaklara dayanmaktadır.
“Topu değil, topun yapamadığını düşünüyordum”
— İstanbul’un fethinde büyük topların belirleyici olduğu söylenir. Bu topların mucidi siz miydiniz?
Top bizden önce de vardı.
Bizim yaptığımız, onu İstanbul’un surlarına ve kuşatmanın ihtiyaçlarına göre geliştirmekti. Edirne’deki dökümhanede Müslüman ve Hristiyan ustalar birlikte çalıştı. Saruca Usta’nın, Muslihiddin’in ve Urban’ın bilgisi ile devletin imkânları bir araya getirildi.
Bir silahın var olması başka, belirli bir hedef için yeniden tasarlanması başkadır.
Ne kadar ağır gülle atacağı, hangi mesafeden ateşleneceği, geri tepmenin nasıl karşılanacağı ve yüzlerce insanla hayvanın bu silahları savaş alanına nasıl taşıyacağı hesaplanmalıydı.
Topun dökülmesi kadar yolların düzeltilmesi, köprülerin güçlendirilmesi, cephanenin ulaştırılması ve atışların diğer birliklerle uyumlu hâle getirilmesi de kuşatmanın parçasıydı.
— Urban olmasaydı fetih gerçekleşmez miydi?
Urban maharetli bir ustaydı ve emeği inkâr edilemez.
Fakat Osmanlı dökümhanelerinde ondan önce ve onunla birlikte çalışan başka ustalar da bulunuyordu. İstanbul’u tek bir top, tek bir usta veya tek bir asker fethetmedi.
Urban’ın hakkı Urban’a, Saruca Usta’nın hakkı Saruca Usta’ya verilmelidir. Hükümdarın görevi ise farklı milletlerden ve inançlardan gelen maharetli insanları aynı hedef çevresinde çalıştırabilmektir.
Görmediğiniz Bir Gemiyi Nasıl Vurdunuz?
— Haliç’teki gemiler doğrudan top ateşiyle vurulamıyordu. Bunun üzerine aşırma atış yapabilen bir top geliştirdiğiniz doğru mu?
Haliç’in girişindeki zincirin arkasına sığınan gemiler, klasik toplarla bordalarından vurulamıyordu. Arada yükseltiler ve yapılar bulunduğu için hedefi doğrudan görmek de mümkün değildi.
Top ustalarına, gülleyi alçak ve düz bir çizgide değil; yüksek bir açıyla gökyüzüne gönderip hedefin üzerine düşürecek bir silah yapılıp yapılamayacağını sordum.
Güllenin çıkış açısı, ağırlığı ve düşeceği mesafe üzerinde çalıştık. Çizimler hazırlandı. Kısa namlulu, yüksek açıyla ateşlenebilen bir top döküldü ve Galata sırtlarına yerleştirildi.
İlk atışların hedefine ulaşmaması çalışmanın başarısız olduğu anlamına gelmezdi. Açıyı ve barut miktarını değiştirerek yeniden denedik. Sonunda güllelerden biri bir geminin güvertesine isabet etti.
Görmediğimiz hedefi vurmak için önce topun değil, düşüncenin önündeki engeli aşmak gerekiyordu.
— Bu, havan topunun icadı mıydı?
Yüksek açıyla atış yapabilen silahların bizden önceki örnekleri bulunabilir.
Önemli olan bir silahın adını ilk kez söylemek değil, karşılaşılan probleme uygulanabilir bir çözüm üretmektir. İstanbul kuşatmasında bu yöntem, Haliç’te güvenli olduğunu düşünen gemileri baskı altında tutmak amacıyla kullanıldı.
Tarihî Not: Fatih’in aşırma atış yapan topu
Kritovulos, II. Mehmet’in top ustalarıyla görüştüğünü ve ardından çizimlerini kendisinin yaptığı belirtilen bir topun dökülmesini emrettiğini aktarır. Galata sırtlarına yerleştirilen bu havan tipi silahın yüksek açıyla ateş ederek Haliç’teki bir gemiyi güvertesinden vurduğu kaydedilir.
Zorzo Dolfin, bu topun geliştirilmesinde Urban’ın da katkısının bulunduğunu belirtir. Ayrıca askerî tarihçiler yüksek açılı topların Avrupa’da daha önce bilindiğine dikkat çeker.
Bu nedenle Fatih’i “havan topunun tartışmasız ilk mucidi” olarak göstermek yerine, aşırma atışın hesaplanması, silahın kuşatmanın ihtiyacına göre geliştirilmesi ve savaş alanında etkili biçimde uygulanmasındaki rolünü vurgulamak daha doğrudur.
Patlayarak veya Yanarak Etki Gösteren Gülleler Kullanıldı mı?
— Kuşatma sırasında yalnızca taş güllelerin değil, düştüğü yerde patlayan veya yangın çıkaran mühimmatın da kullanıldığı söyleniyor. Bunları siz mi geliştirdiniz?
Barut, ateş ve yanıcı maddeler bizden çok önce savaşlarda kullanılıyordu. Kuşatma sırasında farklı hedeflere karşı farklı mühimmat türlerinden yararlanılmış olabilir.
Ancak bir hükümdarın görevi, her silahı kendi buluşu gibi göstermek değildir. Hangi aracın hangi hedefe karşı kullanılacağını belirlemek, ustaların bilgisini bir araya getirmek ve yeni ihtiyaçlara göre geliştirme yaptırmaktır.
Biz surları yıkmak, savunmayı dağıtmak ve şehrin yardım yollarını kapatmak için top teknolojisini daha geniş bir sistemin parçası hâline getirdik.
Gerçek mi, Rivayet mi?
Fatih döneminde taş güllelerin yanı sıra yanıcı mühimmatın kullanıldığına ilişkin kayıtlar bulunmaktadır. Ancak “düştüğü anda patlayan top güllesini dünyada ilk kez Fatih icat etti” hükmünü doğrulayacak tartışmasız bir çağdaş kayıt bulunmamaktadır.
Fatih’in kesin olarak belgelenen yönü; balistik hesaplarla ilgilenmesi, top dökümünü yakından izlemesi, aşırma ve sektirme gibi özel atış yöntemlerini uygulaması ve topçuluğu kuşatma stratejisinin merkezine yerleştirmesidir.
Gemileri Karadan Yürütmek Önceden Hazırlanmış Bir Plan mıydı?
— Haliç’in girişindeki zinciri aşamayınca gemileri karadan yürüttünüz. Bu fikir kuşatmadan önce mi hazırlanmıştı?
Bir savaş planı değişmez bir yazı değildir.
Haliç’e girmemiz gerektiğini biliyorduk. Zincir denizden geçişimizi engellediğine göre gemileri zincirin arkasına başka bir yoldan ulaştırmamız gerekiyordu.
Karadan gemi nakletmek daha önce de bilinen bir yöntemdi. Fakat çok sayıda gemiyi kısa sürede, düşmana fark ettirmeden ve engebeli bir araziden geçirmek ayrı bir hazırlık gerektiriyordu.
Güzergâh düzenlendi. Gemilerin üzerinde ilerleyebileceği malzemeler hazırlandı. İnsan gücü ve hayvanlardan yararlanıldı. İşin gizliliği korundu.
Buradaki başarı yalnızca “Gemileri karadan götürelim” demek değildir. Bir düşünceyi, herkesin gözünün önünde gerçek bir askerî harekâta dönüştürebilmektir.
Haliç Üzerindeki Köprü Neden Kuruldu?
— Kuşatma sırasında Haliç üzerine bir köprü yaptırdınız. Bunun amacı neydi?
Bir ordunun gücü yalnız asker sayısıyla ölçülmez. Birliklerini ne kadar hızlı hareket ettirebildiği de önemlidir.
Haliç’in iki yakası arasında bağlantı kurarak askerlerin ve malzemenin daha kolay taşınmasını sağlamak istedik. Bu köprü, birliklerimizin farklı cepheler arasında hareket etmesine yardım ettiği gibi Haliç surları üzerindeki baskıyı da artırdı.
Böylece savunucular yalnız kara surlarına değil, daha geniş bir hatta kuvvet ayırmak zorunda kaldı.
Bir kuşatmada bazen topun açtığı gedik kadar, askerlerin doğru yere zamanında ulaşmasını sağlayan köprü de önemlidir.
Şehrin Su Yollarını Zehirlemeyi Düşündünüz mü?
— İstanbul’a ulaşan su yollarını kesebilir, kaynakları kirletebilir veya sarnıçları hedef alabilirdiniz. Şehri susuz bırakarak teslim olmaya zorlamayı düşündünüz mü?
Bir şehri fethetmek ile içerisindeki hayatı ortadan kaldırmak aynı şey değildir.
Ben İstanbul’u boş, hastalıkla kırılmış ve yaşanamaz bir harabe olarak almak istemiyordum. Burası devletimizin başkenti olacaktı. Su yolları, sarnıçlar, yollar, limanlar ve çarşılar yalnız düşmanın değil, fetih sonrasında yaşayacak halkın da ihtiyacıydı.
Savaşta askerî hedefleri etkisiz hâle getirmek gerekir. Fakat şehirdeki çocukların, yaşlıların ve savaşmayan insanların içeceği suyu zehirlemek, zaferden sonra yönetilecek bir şehir bırakmaz.
Hükümdar yalnız bugünkü hücumu değil, yarın kurulacak düzeni de düşünmek zorundadır.
Tarihî Not: Su yolları konusunda ne biliyoruz?
İstanbul, şehir dışından gelen su yollarının yanı sıra surların içerisindeki çok sayıda açık ve kapalı sarnıçtan yararlanıyordu. Kuşatmalarda su bağlantılarının kesilmesi bilinen bir yöntemdi.
Ancak Fatih’in İstanbul’un sularını zehirlemek istediği ve buna karşı çıktığı yönünde açık, güvenilir bir çağdaş emir şu an için tespit edilememektedir. Bu nedenle konu, Fatih’in şehirle ilgili genel siyaseti ve fetih sonrasındaki imar faaliyetleri üzerinden değerlendirilmelidir.
Kesin olan, şehrin ele geçirilmesinden sonra su yapılarının, yolların, çarşıların ve mahallelerin yeniden işler hâle getirilmesi için kapsamlı çalışmalar başlatıldığıdır.
“İsteseydiniz İstanbul’u bütünüyle yerle bir edemez miydiniz?”
— Büyük toplarınız vardı. Surları ve şehrin yapılarını çok daha ağır biçimde vurabilirdiniz. İstanbul’u bütünüyle yerle bir etmek yerine neden sınırlı hedeflere yöneldiniz?
Çünkü hedefimiz taş yığınları değil, İstanbul’du.
Topların asıl hedefi şehrin savunma düzenini kırmak ve askerlerimizin girebileceği gedikler açmaktı. Elbette haftalar süren bombardıman sırasında çevredeki yapılar da zarar gördü. Savaşın tahribatını bütünüyle önlemek mümkün değildir.
Fakat şehri hiçbir ölçü gözetmeden dövmek, fetih sonrasında elimizde bir başkent değil, harabe bırakırdı.
Bir hükümdarın kudreti yalnız yıkabildiği duvarlarla ölçülmez. Yıkma imkânına sahip olduğu hâlde neyi koruduğuyla da ölçülür.
Kuşatma Sırasında Geri Çekilmeyi Hiç Düşündünüz mü?
— Osmanlı donanmasının gözleri önünde yardım gemilerinin Haliç’e girmesi orduda büyük hayal kırıklığı oluşturdu. O gün kuşatmanın başarısız olabileceğini düşündünüz mü?
O gün yalnız denizde bir başarısızlık yaşanmadı. Şehirdekilerin morali yükseldi, bizim ordumuzda ise kuşatmanın gidişatı sorgulanmaya başladı.
Kuşatma uzuyordu. Avrupa’dan yardım gelebilir, başka cephelerde yeni tehlikeler ortaya çıkabilir ve ordu yıpranabilirdi.
Bunları görmezden gelmedim.
Ancak bir aksilik karşısında bütün hedefi terk etmek yerine, aksiliğin nedenini anlamayı tercih ettim. Haliç’e denizden giremiyorsak başka bir yol bulmalıydık. Gemilerin karadan indirilmesi ve aşırma atış yapabilen topların kullanılması bu arayışın sonucuydu.
Kararlılık, hiçbir sorun yokmuş gibi davranmak değildir. Sorun karşısında yeni çözüm üretmeye devam etmektir.
Çandarlı Halil Paşa’ya Neden Karşı Çıktınız?
— Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın kuşatmanın kaldırılmasını istediği anlatılır. Onun kaygılarını önemsemediniz mi?
Halil Paşa tecrübeli bir devlet adamıydı. Avrupa’dan gelebilecek yardımı, ordunun yıpranmasını ve devletin karşılaşabileceği siyasi tehlikeleri düşünüyordu.
Bu kaygıları bütünüyle temelsiz değildi.
Fakat ben İstanbul alınmadan Osmanlı Devleti’nin geleceğinin güvence altında olmayacağı kanaatindeydim. Aramızdaki görüş ayrılığı yalnız bir kuşatmanın sürdürülüp sürdürülmemesiyle ilgili değildi. Devletin gelecekte nasıl bir yapıya kavuşacağı konusunda da farklı düşüncelerimiz vardı.
Devlet adamının görevi tehlikeyi söylemek, hükümdarın görevi ise bütün ihtimalleri değerlendirerek son kararı vermektir.
Ben devam etmeye karar verdim.
Bizans Savunucularının Direnişini Küçümsüyor musunuz?
— Surlarda açılan gedikler geceleri yeniden kapatıldı. Hücumlarınız defalarca geri çevrildi. Bizans askerlerinin direnişi sizi şaşırttı mı?
Şehirlerini savunuyorlardı.
Sayıları az olmasına rağmen surların sağladığı üstünlüğü iyi kullandılar. Açılan gedikleri onardılar, hücumlara karşı koydular ve yardım geleceğine dair umutlarını uzun süre korudular.
Düşmanının direncini kabul etmek, kendi zaferini küçültmez.
Aksine, askerlerimizin nasıl bir savunmayı aşmak zorunda kaldığını gösterir. Yiğidin hakkını vermek gerekir. Biz şehri almak için, onlar ellerinde tutmak için mücadele etti.
İmparator Konstantinos’a Neden Teslim Teklif Ettiniz?
— Şehri zorla alabilecek durumdayken XI. Konstantinos’a teslim olma teklifinde bulunmanızın nedeni neydi?
Bir şehir savaşılmadan teslim olursa hem askerlerin hem halkın can kaybı azalır.
Kendisine şehri bırakması hâlinde başka bir bölgede hâkimiyet verilebileceği bildirildi. Fakat o, başkentini terk etmemeyi seçti.
Bu karar bizim hedefimizi değiştirmedi; fakat kendi devleti karşısındaki sorumluluğunu yerine getirdiğini kabul etmek gerekir.
Bir hükümdar, karşısındaki hükümdarın cesaretini teslim teklifini reddetti diye inkâr etmemelidir.
İstanbul’un Fethi Gerçekten Bir Çağı Kapattı mı?
— İstanbul’un fethi için “Bir çağ kapandı, yeni bir çağ açıldı” deniliyor. Bunu yalnızca şehrin alınmasına mı, yoksa kullandığınız teknolojiye mi bağlıyorsunuz?
Tarih bir gecede bütünüyle değişmez. Ancak bazı hadiseler, uzun süredir devam eden değişimi herkesin görebileceği hâle getirir.
İstanbul’un surları yüzyıllar boyunca dünyanın en güçlü savunma yapılarından biri kabul edilmişti. Büyük topların bu surlarda gedikler açması, artık hiçbir taş duvarın yalnız geçmişteki ününe güvenemeyeceğini gösterdi.
Bundan sonra hükümdarlar kalelerini, ordularını ve savaş usullerini top ateşine göre yeniden düşünmek zorunda kalacaktı.
Fakat değişen yalnız savaş teknolojisi değildi. İstanbul’un Osmanlı başkentine dönüşmesi, Balkanlar, Karadeniz, Akdeniz ve Anadolu arasındaki siyasi ve ticari dengeleri de değiştirdi.
Bir çağın kapanması tek bir gülleyle değil; siyaset, ilim, ticaret ve teknolojinin aynı anda yön değiştirmesiyle anlaşılır.
Tarihî Not: Orta Çağ gerçekten 1453’te mi bitti?
1453’ün Orta Çağ’ın sonu ve Yeni Çağ’ın başlangıcı sayılması, özellikle Türk tarih anlatımında yerleşmiş bir dönemlendirmedir. Dünya tarihçiliğinde Rönesans, matbaanın gelişmesi, Amerika’ya ulaşılması ve Reform gibi farklı tarihler de dönem sınırı kabul edilmektedir.
Bununla birlikte İstanbul’un fethi, büyük topların geleneksel surlar karşısındaki etkisini göstermesi ve Doğu Akdeniz’deki siyasi dengeleri değiştirmesi nedeniyle Orta Çağ’ın sonunu simgeleyen en büyük kırılmalardan biridir.
Fetih Sonrasında Galata Halkına Neden Güvence Verdiniz?
— Galata’daki Cenevizliler Hristiyandı ve fetih sırasında tamamen sizin yanınızda değillerdi. Buna rağmen neden kendilerine emanname verdiniz?
Bir şehrin teslim olmasından sonra sürekli korku içerisinde yaşaması, hükümdarın gücünü artırmaz. Aksine ticareti durdurur, halkı kaçırır ve düzeni bozar.
Galata halkı Osmanlı hâkimiyetini kabul etti. Bunun üzerine malları, evleri, dükkânları, bağları, gemileri, ticaretleri ve ibadet hayatları konusunda kendilerine güvence verildi.
Fakat bu, Galata’nın Osmanlı’dan bağımsız kalması anlamına gelmiyordu. Siyasi hâkimiyet devlete ait olacaktı. Onlar da diğer tebaa gibi yükümlülüklerini yerine getirecekti.
Hükümdarlık yalnız itaat istemek değildir. İtaat eden insanlara hangi hukuk içerisinde yaşayacaklarını açıkça bildirmektir.
— Onları din değiştirmeye zorlamayı neden reddettiniz?
Zorla değiştirilen söz, insanın kalbine ait olmaz.
Devlet, tebaasının ibadetini zorla belirleyerek değil; canını, malını ve düzenini koruyarak güçlenir. Müslüman, Ortodoks, Katolik, Ermeni veya Yahudi olması bir insanı devletin hukukunun dışında bırakmamalıdır.
İstanbul’u tek renge büründürmek değil, farklı toplulukların devlet düzeni içerisinde yaşayabildiği bir başkent yapmak istedim.
Tarihî Not: Galata Ahidnamesi ne sağladı?
1453 tarihli Galata Ahidnamesi veya emannamesi, Galata’daki Cenevizlilerin can, mal, ticaret ve dinî hayatlarına ilişkin güvenceler içeriyordu.
Ancak Fatih eski Ceneviz idaresini aynen devam ettirmedi. Galata Osmanlı hâkimiyetine girdi; yöneticilerin statüsü değiştirildi ve ahali vergi yükümlülüğüne bağlandı. Buna karşılık kiliselerin, mülklerin ve ticari faaliyetlerin belirli şartlarla korunması kabul edildi.
Bu belgeyi modern anlamda eksiksiz bir insan hakları bildirgesi olarak tanımlamak anakronik olabilir. Fakat fetih sonrasında farklı bir dinî ve ticari topluluğa yazılı güvence verilmesi bakımından son derece önemlidir.
Ayasofya’yı ve Şehrin Tarihî Yapılarını Neden Korudunuz?
— Şehre girdiğinizde Ayasofya’yı bütünüyle yıktırabilirdiniz. Neden korudunuz?
Bir medeniyetin eserini yıkmak kolay, benzerini meydana getirmek zordur.
Ayasofya yalnız Bizans’ın ibadethanesi değildi. Mimarlık, matematik ve insan emeğinin büyük bir eseriydi. Onu koruyarak camiye çevirdik.
İstanbul’daki her yapı aynı biçimde korunamadı. Şehir savaş, nüfus kaybı ve uzun yılların ihmali nedeniyle zaten büyük ölçüde yıpranmıştı. Fakat maksadımız kalan eserleri yok etmek değil, şehri yeni bir hayatın merkezi hâline getirmekti.
Geçmişi bütünüyle silerek büyük bir başkent kurulamaz.
Fethettiğiniz Şehri Nasıl Yeniden Ayağa Kaldırdınız?
— İstanbul fethedildiğinde nüfusu azalmış ve bazı bölgeleri harap durumdaydı. Şehri nasıl yeniden canlandırdınız?
Önce güvenliği sağlamak gerekiyordu.
Ardından farklı bölgelerden zanaatkârlar, tüccarlar, âlimler ve aileler İstanbul’a yerleştirildi. Çarşılar, imarethaneler, medreseler, ibadethaneler ve mahalleler kuruldu. Limanın ve ticaret yollarının işler hâle gelmesine önem verildi.
Yalnız Müslümanları değil; Rumları, Ermenileri, Yahudileri ve başka toplulukları da şehrin hayatına dâhil ettik.
İstanbul’un büyüklüğü yalnız sarayında veya surlarında değildir. Sokaklarında üretim yapan, ticaret yürüten, ilim öğreten ve ailesini geçindiren insanlardadır.
Fetih bir şehrin kapısını açar. Şehri yaşatmak ise yıllar süren başka bir mücadeledir.
Ortodoks Patrikhanesi’nin Devamına Neden İzin Verdiniz?
— Bizans’ın siyasi varlığına son verdiğiniz hâlde Ortodoks Patrikhanesi’nin devam etmesine neden izin verdiniz?
Bizans’ın hükümdarlığı sona ermişti; fakat şehirde ve devletin başka bölgelerinde yaşayan Ortodoks halk ortadan kalkmamıştı.
Onların dinî işlerini yürütecek bir düzene ihtiyaç vardı. Patrikhane bu topluluğun devletle ilişkisini de düzenleyebilirdi.
Bir hükümdar, tebaasını sürekli başıboş ve belirsizlik içerisinde tutmaz. Her topluluğun devlet düzeni içerisindeki yerini belirler.
Avrupa Hükümdarları Sizi Neden Bir Tehdit Olarak Gördü?
— Ölüm haberinizin Avrupa’da sevinçle karşılandığı, kilise çanlarının çalındığı anlatılıyor. Buna karşılık bazı Hristiyan tebaanızın ölümünüze üzüldüğü söyleniyor. Bu büyük farklılığın sebebi neydi?
Beni uzaktan gören hükümdarlar, karşılarında ilerleyen Osmanlı ordularını görüyordu. Benim hâkimiyetimde yaşayan halk ise günlük hayatında devletin düzenini, vergisini, mahkemesini ve güvenliğini görüyordu.
Bir devletin dışarıdaki rakipleriyle içerisindeki tebaası aynı gözle bakmaz.
Elbette her Hristiyanın benden memnun olduğunu söylemek mümkün değildir. Savaşların, vergilerin ve siyasi kararların mağdurları da olmuştur. Fakat bir insanın dininin farklı olması, devlete bağlı ve korunmaya değer bir tebaa olmasına engel değildir.
Hükümdarın adaleti yalnız kendisine benzeyenlere ulaşırsa adalet olmaktan çıkar.
Tarihî Not: Hristiyanlar Fatih’in ölümüne gerçekten üzüldü mü?
Fatih’in 1481’deki ölüm haberi, Osmanlı ilerleyişinden endişe duyan Roma, Venedik ve başka Avrupa merkezlerinde sevinçle karşılandı. “Büyük Kartal öldü” ifadesi bu siyasi rahatlamanın simgesi hâline geldi.
Buna karşılık Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan bütün Hristiyanların ortak tepkisini gösteren güvenilir ve ayrıntılı bir kayıt bulunmamaktadır. Bazı toplulukların kurulu düzenin bozulmasından endişe duyması veya hükümdarın ölümüne üzülmesi mümkündür; fakat bu, bütün Hristiyan tebaaya mal edilmemelidir.
Fatih’in gayrimüslim tebaaya ilişkin siyaseti; Galata Ahidnamesi, Ortodoks Patrikhanesi’nin yeniden düzenlenmesi ve İstanbul’un çok topluluklu biçimde yeniden nüfuslandırılması üzerinden değerlendirilmelidir.
Ebû’l-Vefâ Hazretleri Sizi Neden Kapısından Çevirdi?
— Rivayete göre İstanbul’un aşılmaz surlarını geçen siz, Şeyh Ebû’l-Vefâ Hazretleri’nin dergâhına kabul edilmediniz. Bir hükümdar olarak bu davranışa nasıl karşılık verdiniz?
Bir hükümdarın emri askere, memura ve devlet kapısına geçer. Gönül kapısına ise emirle girilmez.
Beni kabul etmemişse bunda bilmediğim bir hikmet bulunduğunu düşünmek gerekir. Bir velinin kapısını askerle açtırmak, içeri girmek değil; kapının anlamını yıkmak olurdu.
Siyasi kudret insana her şeyi yapabileceği vehmini vermemelidir.
İstanbul’un surlarını aşmış olmam, her kapının bana açılması gerektiği anlamına gelmez. Bazen hükümdarın büyüklüğü ilerlemesinde değil, durması gereken yerde durabilmesindedir.
Gerçek mi, Rivayet mi?
Fatih’in Şeyh Muslihuddin Mustafa Ebû’l-Vefâ’yı ziyaret etmek istediği, ancak dergâha kabul edilmediği anlatısı manevi ve tarihî eserlerde yer alan yaygın bir rivayettir.
Anlatıya göre Ebû’l-Vefâ, Fatih’in manevi hâlden çok etkilenerek devlet işlerinden uzaklaşabileceğini düşündüğü için görüşmeyi uygun bulmamıştır. Fatih’in de zor kullanmadan mahzun biçimde geri döndüğü aktarılır.
Fatih’e atfedilen “İstanbul’un kapıları önümüzde duramadı, fakat bir velinin kapısını açamadık” anlamındaki sözün farklı biçimleri bulunmaktadır. Bu nedenle birebir tarihî söz gibi değil, Fatih’in manevi şahsiyetlere duyduğu hürmeti anlatan bir rivayet olarak sunulmalıdır.
Ancak rivayetin taşıdığı mana güçlüdür:
İstanbul’un kapılarını toplarla açan hükümdar, bir gönül insanının kapısını zorlamamıştır.
Son Hücum Emrini Verirken Zaferden Emin miydiniz?
— Şimdi yeniden 28 Mayıs 1453 gecesine dönelim. Son büyük hücumdan birkaç saat önce İstanbul’un mutlaka alınacağını biliyor muydunuz?
Hiçbir hükümdar savaş başlamadan sonucun kendisine ait olduğunu söyleyemez.
Fakat hazırlıklarımızı yapmıştık. Surları haftalarca yıpratmış, Haliç’te yeni bir cephe açmış, savunucuları farklı noktalara kuvvet ayırmaya mecbur bırakmıştık. Askerlerin görevleri ve hücumun yoğunlaşacağı bölgeler belirlenmişti.
O gece zaferi beklemedim. Zafer için yapılması gereken son hamleyi emrettim.
İstanbul’un alınabileceğine en başından beri inanıyordum. Son hücum gecesinde ise bu inancı gerçekleştirecek bütün sorumluluğu üstlenmeye kararlıydım.
İstanbul Alınamasaydı Ne Olurdu?
— Son saldırı da başarısız olsaydı tarihe büyük bir fatih olarak değil, İstanbul önünde yenilen genç bir padişah olarak geçebilirdiniz. Bu ihtimali düşündünüz mü?
Elbette.
Başarısızlık siyasi gücümü sarsabilir, devlet içerisindeki karşıtlarımı kuvvetlendirebilir ve Avrupa devletlerini Osmanlılara karşı harekete geçirebilirdi.
Fakat İstanbul’u kuşatmadan bırakmanın da ağır sonuçları vardı.
Bazen hükümdar risksiz olanla riskli olan arasında seçim yapmaz. Geleceği kuracak risk ile geleceği başkalarının kararına bırakmak arasında seçim yapar.
Ben devletimin geleceğini başkalarının kararına bırakmamayı seçtim.
Bugün Yaşasaydınız Gençlere Ne Söylerdiniz?
— Bugün yaşasaydınız, gerçekleştirilmesi imkânsız görünen hedeflerin karşısında duran gençlere ne söylerdiniz?
Büyük bir hedef kurun; fakat hedefin büyüklüğünü çalışmamanız için mazeret yapmayın.
Önünüzdeki duvarı tanıyın. Daha önce neden aşılamadığını araştırın. Sizden önce deneyenlerin başarısızlığından ders çıkarın. Bilgiyi, teknolojiyi ve tecrübeyi bir araya getirin.
İlk planınız işlemediğinde hedefinizden hemen vazgeçmeyin. Gerekiyorsa gemiyi karadan yürütün. Doğrudan vuramadığınız hedefe aşırma atış yapın. Menzil yetmiyorsa yalnızca silahı değil, atış biçimini değiştirin.
Fakat kudret kazandığınızda merhameti kaybetmeyin.
Bir şehrin surlarını aşmak büyük başarıdır. O şehirde farklı insanların güven içerisinde yaşayabileceği bir düzen kurmak ise daha büyük sorumluluktur.
İnanç, hazırlığın yerine geçmez.
Gerçek inanç, insanı daha fazla düşünmeye, daha dikkatli çalışmaya ve taşıdığı sorumluluğun hakkını vermeye mecbur eder.
Gerçek mi, Rivayet mi?
“Ya İstanbul beni alır ya ben İstanbul’u” dedi mi?
Bu söz Fatih Sultan Mehmet’e yaygın biçimde atfedilmektedir. Ancak çağdaş kaynaklarda tartışmasız ve açık bir kaydı bulunmadığından birebir tarihî söz gibi kullanılmamalıdır.
Gemiler yağlanmış kızaklar üzerinde mi yürütüldü?
Osmanlı gemilerinin karadan Haliç’e indirildiği tarihî bir gerçektir. Ancak gemilerin sayısı, güzergâhın ayrıntıları ve kullanılan malzemeler kaynaklarda farklı biçimlerde aktarılmaktadır.
Ulubatlı Hasan sancağı surlara diken ilk asker miydi?
Ulubatlı Hasan anlatısı toplumsal hafızada önemli bir yere sahiptir. Ancak olayın çağdaş Osmanlı kaynaklarında açık biçimde bulunmaması nedeniyle tarihçiler bu konuda ihtiyatlı davranmaktadır.
Fatih bütün top teknolojisini kendisi mi geliştirdi?
Hayır. Osmanlı ve yabancı ustaların ortak emeği bulunuyordu. Fatih’in önemli rolü; ihtiyaçları belirlemesi, çalışmaları desteklemesi, balistik ve yerleşim hesaplarıyla ilgilenmesi, yeni atış yöntemlerinin geliştirilmesini sağlaması ve bütün bu teknolojiyi ortak bir kuşatma planı içerisinde kullanmasıdır.
Havan topunu ilk kez Fatih mi icat etti?
Yüksek açıyla atış yapabilen silahların daha eski örnekleri vardır. Fakat Kritovulos, İstanbul kuşatmasında Fatih’in çizimlerine göre hazırlanan havan tipi bir topun Galata sırtlarından Haliç’teki gemileri aşırma atışla hedef aldığını aktarır.
Gülleleri su üzerinde sektirdi mi?
Kritovulos’un kayıtları bu yöntemin bilindiğini ve Boğaz’daki topların yerleşiminde dikkate alındığını göstermektedir. Rumeli ve Anadolu hisarlarındaki toplar, çapraz ateş ve farklı atış biçimleriyle Boğaz’ı denetleyecek biçimde konumlandırılmıştı.
İstanbul’un suyunu zehirlemeyi reddetti mi?
Fatih’in böyle bir teklifi açıkça reddettiğini gösteren güvenilir çağdaş bir belge tespit edilmemiştir. Bu nedenle kesin tarihî olay gibi anlatılmamalıdır. Şehri gelecekteki başkenti olarak görmesi ve fetih sonrasındaki imar siyaseti ise iyi belgelenmiştir.
Ebû’l-Vefâ’nın kapısından çevrildi mi?
Bu, Fatih’in manevi şahsiyetlere duyduğu hürmeti anlatan yaygın bir rivayettir. Hadisenin ayrıntıları ve Fatih’e atfedilen sözler kesin tarihî kayıt gibi değil, rivayet olarak sunulmalıdır.
Değerlendirme: İnancını Mühendisliğe ve Devlet Aklına Dönüştüren Hükümdar
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethedebileceğine en başından beri güçlü biçimde inandığı, yaptığı hazırlıklardan anlaşılmaktadır.
Rumeli Hisarı’nı yaptırması, Anadolu Hisarı’yla birlikte Boğaz’ı çapraz ateş altına alması, büyük topların taşınacağı yolları hazırlatması, dökümhaneleri genişletmesi, donanmayı güçlendirmesi ve dışarıdan gelebilecek yardımları engellemeye çalışması geçici bir hevesin değil, uzun vadeli bir hedefin işaretleridir.
Fakat Fatih’i sıra dışı yapan yalnız kararlılığı değildi.
Topun gücü yetmediğinde atış biçimini değiştirdi. Doğrudan görülemeyen hedefler için aşırma atış kullandı. Boğaz’daki gemilere karşı güllelerin su üzerinde sektirilmesini sağlayan düzenlerden yararlandı. Haliç’e denizden giremeyince gemileri karadan yürüttü. Cepheler arasındaki hareketi kolaylaştırmak için köprü kurdurdu.
Bütün bunlar, onun yalnız emir veren bir hükümdar değil; problemi inceleyen, ustalarla çalışan, hesap yapan ve yeni çözümler üreten bir devlet adamı olduğunu gösteriyordu.
Zaferden sonra ise başka bir Fatih portresi ortaya çıktı.
Galata halkına hukuk güvencesi verdi. Ortodoks Patrikhanesi’nin devamına izin verdi. İstanbul’u Müslüman, Rum, Ermeni ve Yahudi topluluklarla yeniden nüfuslandırdı. Çarşıları, medreseleri, ibadethaneleri ve su yapılarını ayağa kaldırmaya çalıştı.
Çünkü onun gözünde fetih yalnızca surları aşmak değildi.
Asıl fetih, alınan şehri yeniden yaşatabilmekti.
Bu nedenle başlangıçtaki sorumuzun cevabı şöyle verilebilir:
Fatih, İstanbul’un alınabileceğine inanıyordu; fakat zaferi kendisine verilmiş hazır bir sonuç olarak beklemedi. İnancını ilimle, mühendislikle, askerî hazırlıkla ve devlet aklıyla gerçeğe dönüştürdü. Şehri fethettikten sonra da onu yok etmek yerine bir dünya başkenti olarak yeniden kurdu.
Kaynakça
- Kritovulos, Kritovulos Tarihi: 1451-1467.
- Tursun Bey, Târîh-i Ebü’l-Feth.
- Âşıkpaşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osman.
- Dukas, Bizans Tarihi.
- Georgios Sphrantzes, Chronicon Minus.
- Niccolò Barbaro, Kostantiniyye Muhasarası Ruznâmesi.
- Halil İnalcık, “Mehmed II”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Feridun Emecen, Fetih ve Kıyamet 1453.
- Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar.
- Selâhattin Tansel, Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan Mehmed’in Siyasî ve Askerî Faaliyeti.
- Serdal Soyluer, “Fatih Sultan Mehmed Devri Kuşatma Savaşlarında Osmanlı Topçuluğunun Önemine Dair Bazı Mülâhazalar”.
- Kazım İsmail Gürkan, “II. Mehmed Tarafından Galatalılara Verilen 1453 Ahidnamesi”.
- Büyük İstanbul Tarihi – İstanbul’un Son Kuşatması ve Fethi.
- Türk Tarih Kurumu – İstanbul’un Fethi.
Yayın notu: Röportajdaki cevaplar Fatih Sultan Mehmet’in birebir sözleri değildir. Dönemin olayları, tarihî kaynaklar ve Fatih’in bilinen kararları esas alınarak hazırlanmış kurgusal bir tarih röportajıdır.
Haber :