Kanuni Sultan Süleyman: Gücünün Zirvesindeyken Aldığı En Zor Karar Neydi?
Kırk altı yıl tahtta kaldı. On üç büyük sefere çıktı. Belgrad’dan Bağdat’a, Akdeniz’den Orta Avrupa’ya kadar uzanan büyük bir devletin sorumluluğunu taşıdı.
Mohaç Ovası’nda önceden hazırlanan savaş düzeniyle Macar ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Batı dünyası onu ihtişamıyla, Osmanlı hafızası ise düzen ve hukukla özdeşleşen hükümdarlığıyla hatırladı.
Fakat böylesine büyük bir kudrete ulaşan hükümdarın önündeki en zor mesele, yeni bir ülkeyi fethetmek değildi.
Asıl güçlük, verdiği her emrin binlerce insanın hayatını değiştirebildiği bir makamda kendi iradesine sınır koyabilmekti.
“Tarihle Yüz Yüze”nin bu bölümünde Kanuni Sultan Süleyman’a Mohaç’taki askerî planını, zafer karşısındaki tavrını, “Kanuni” olarak anılmasını sağlayan hukuk anlayışını, Şeyhülislam Ebüssuûd Efendi ile kurduğu istişare düzenini ve cenazesinin önünde taşındığı görülen esrarengiz sandığı soruyoruz.
Sigetvar Önlerindeki Son Otağdayız
1566 yılının eylül ayındayız.
Macaristan’ın güneybatısında, Sigetvar Kalesi’nin önünde kurulmuş büyük Osmanlı ordugâhındayız.
Gece ağır ağır ilerliyor.
Karanlığın içinde yükselen top sesleri, kalenin çevresindeki su dolu hendeklerden geçerek ordugâha ulaşıyor. Uzakta yanan ateşlerin ışığı, nöbet tutan askerlerin zırhlarında bir an belirip sonra kayboluyor.
Otağ-ı hümayunun önünde muhafızlar sessizce bekliyor.
İçeri girdiğimizde yerde büyük bir sefer haritası görüyoruz. Haritanın bir ucunda İstanbul, diğer ucunda Budin ve Sigetvar bulunuyor. Masanın üzerinde mühürlü fermanlar, bir divit, savaş raporları ve deriyle kaplanmış küçük bir sandık duruyor.
Karşımızdaki hükümdar artık genç değildir.
Yüzündeki çizgiler, çıktığı seferlerin yolları gibi derindir. Hastalığı bedenini ağırlaştırmış olsa da bakışlarında hâlâ orduyu ayağa kaldıran irade vardır.
Kanuni, 1 Mayıs 1566’da İstanbul’dan son defa ayrılmış, ilerleyen hastalığına rağmen Sigetvar kuşatmasını otağından takip etmişti. Otağı, kalenin kuzeyinde kuşatmaya hâkim bir tepeye kurulmuştu. 6-7 Eylül 1566 gecesi burada hayatını kaybedecek; ölümü, kuşatma tamamlanana kadar ordudan gizlenecekti.
Önümüzde kırk altı yıl boyunca Osmanlı tahtında oturan bir hükümdar var.
Fakat bu gece ona kaç şehir aldığını değil, böylesine büyük bir gücü taşırken kendi nefsine nasıl hükmettiğini soracağız.
Masadaki mühürlü belgelere bakıyor.
Ardından başını kaldırıyor.
İlk sorumuzu yöneltiyoruz.
Tarihle Yüz Yüze: Kanuni Sultan Süleyman
“Hünkârım, gücünüzün zirvesindeyken aldığınız en zor karar neydi?”
Kanuni Sultan Süleyman:
İnsanlar hükümdarın en zor kararının bir savaşa girmek, bir kaleyi kuşatmak veya büyük bir orduyu karşısına almak olduğunu düşünür.
Oysa savaş meydanında düşmanınız karşınızdadır.
Onu görürsünüz.
Gücünü, silahını ve maksadını bilirsiniz.
Asıl zor olan, önünde hiçbir engel kalmadığında kendine engel olabilmektir.
Bir hükümdarın sözü binlerce askeri yürütür. Mührü bir şehri ayağa kaldırır veya yere indirir. Öfkesi bir insanın hayatını, dikkatsizliği bir ülkenin geleceğini değiştirebilir.
Bu sebeple en zor kararım tek bir gün verdiğim hüküm değildi.
Ömür boyunca yenilemek zorunda kaldığım bir karardı:
Kudretim büyüdükçe kendimi kanunla bağlamak.
Çünkü bir padişahın önündeki en büyük tehlike, düşmanlarının çoğalması değildir.
Kendisinden başka kimsenin haklı olamayacağına inanmaya başlamasıdır.
“Fakat son söz yine size ait değil miydi?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Son sözün bana ait olması, doğru sözün yalnız benden çıkacağı anlamına gelmez.
Padişahın vazifesi herkesten çok konuşmak değil, herkesten doğru olanı ayırabilmektir.
Divanda vezir konuşur.
Kazasker hukuku söyler.
Defterdar hazinenin durumunu bildirir.
Şeyhülislam meselenin dinî ve hukukî yönünü açıklar.
Serdar ordunun gücünü anlatır.
Padişah bütün bunları dinler ve karar verir.
İstişare etmek hükümdarın iradesini küçültmez.
Aksine, verdiği kararın yalnız öfkesinden, hırsından veya kendisine hoş görünmek isteyenlerin sözlerinden doğmasını engeller.
Bir hükümdar çevresinde yalnız kendisini övenleri tutarsa, bir süre sonra düşmanından önce hakikati kaybeder.
Tarihî Not: Kırk Altı Yıllık Hükümdarlık
Kanuni Sultan Süleyman, 1520’den 1566’ya kadar yaklaşık kırk altı yıl Osmanlı tahtında kaldı ve Osmanlı tarihinde en uzun süre hüküm süren padişah oldu. Saltanatı boyunca on üç büyük sefere çıktı. Daha sonraki Osmanlı yazarları onun dönemini devletin kudretinin, zenginliğinin ve kurumlarının en yüksek seviyeye ulaştığı ideal bir çağ olarak değerlendirdi.
Onun devrinde yalnız kara ordusu değil, Osmanlı deniz gücü de Akdeniz’de belirleyici hâle geldi. Devlet idaresinde Celâlzâde Mustafa Çelebi, hukuk alanında Ebüssuûd Efendi, denizlerde Barbaros Hayreddin Paşa, mimaride Mimar Sinan ve edebiyatta Bâkî gibi isimler öne çıktı. Kanuni’nin başarısını yalnız şahsî yeteneğine değil, güçlü insanları seçip aynı devlet hedefi etrafında çalıştırabilmesine de bağlamak gerekir.
Mohaç Ovasına Dönüyoruz
“Avrupa’nın kaderini değiştiren Mohaç seferine neden çıktınız?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Bir hükümdar, savaşa yalnız karşısındaki kaleyi gördüğü için çıkmaz.
Kalenin arkasındaki siyaseti de görmek zorundadır.
Macaristan, Osmanlı toprakları ile Habsburg kuvvetleri arasında bulunuyordu. Fransa kralı esir düşmüş, Avrupa’da tek bir gücün diğer devletler üzerinde hâkimiyet kurma ihtimali ortaya çıkmıştı.
Biz yalnız bir meydan savaşı düşünmedik.
Tuna’nın güvenliğini, Belgrad’ın durumunu, Avrupa’daki güç dengesini ve gelecek yıllarda karşılaşacağımız tehlikeleri birlikte değerlendirdik.
Bir savaşın sonucunu yalnız meydandaki birkaç saat belirlemez.
O savaştan önce yapılan yılların hazırlığı belirler.
Tarihî Not: Mohaç Seferinin Siyasî Zemini
Kanuni, 1521’de Belgrad’ı ele geçirerek burayı Orta Avrupa’ya yönelik harekâtlar için önemli bir üs hâline getirmişti. 1526 seferinin arkasında Osmanlı-Macar ilişkilerindeki sorunların yanı sıra Habsburg hükümdarı V. Karl’ın Avrupa’da rakipsiz bir güç hâline gelmesini önleme düşüncesi ve esir düşen Fransa Kralı I. François’nın çevresinden gelen yardım talebi de bulunuyordu. Seferin ilk hedefinin Macaristan’ı bütünüyle doğrudan yönetmekten çok Orta Avrupa siyasetinde belirleyici bir konum kazanmak olduğu değerlendirilmektedir.
“Macar ordusunun ağır süvarilerine karşı uygulanan planı nasıl hazırladınız?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Düşmanın kuvvetini inkâr ederek savaş kazanılmaz.
Macar süvarilerinin ağır zırhlı olduğunu, süratli ve sert bir hücum yapabileceklerini biliyorduk.
Onları durdurmak için yalnız karşılarına duvar örmek yeterli değildi.
Bazen kuvveti doğrudan karşılamak yerine, onu kendi kurduğunuz yola yöneltmeniz gerekir.
Rumeli kuvvetlerinin iki yana açılması, saldıran süvarilerin ilerlemesine izin verilmesi ve ardından onları top arabalarıyla tüfekli yeniçerilerin bulunduğu hatta çekmek planlandı.
Akıncılar da çevreden ve geriden hareket edecekti.
Fakat hiçbir plan, onu uygulayacak asker disiplinli değilse kâğıt üzerindeki birkaç çizgiden ibarettir.
Mohaç’ta zaferi getiren yalnız plan değildi.
Emri duyduğunda paniğe kapılmadan yerini değiştiren asker, ateş için doğru anı bekleyen yeniçeri, vazifesini bilen kumandan ve ordunun bütün parçalarının birbirine güvenmesiydi.
“Bu plan tamamen sizin eseriniz miydi?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Bir zaferi yalnız kendisine yazan hükümdar, o zaferi kazanan askerine haksızlık eder.
Savaş meclisinde fikirler konuşulur.
Araziyi tanıyan beyler görüş bildirir.
Düşmanın hareketini takip eden kumandanlar rapor verir.
Hükümdar bunların içinden doğru olanı seçer ve uygulanmasını sağlar.
Bâlî Bey’in, Hüsrev Bey’in, İbrahim Paşa’nın, Rumeli askerinin, yeniçerinin, topçunun ve akıncının hakkını tek bir isim altında toplamak adalet değildir.
Ben ordunun başındaydım.
Fakat Mohaç zaferi, vazifesini yerine getiren bütün Osmanlı askerinin eseriydi.
Hükümdarın büyüklüğü çevresindeki akılları susturmasında değil, onların gücünü aynı hedefte birleştirebilmesindedir.
Tarihî Not: “Türk Kapanı” veya “Hilal Taktiği” Gerçekte Nasıl Uygulandı?
29 Ağustos 1526’da Osmanlı ordusu Mohaç Ovası’na ulaştığında ordunun bütün unsurları henüz tam olarak yerleşmeden Macar saldırısı başladı. Osmanlı askerî heyeti daha önceden konuşulan planı uyguladı. Semendire Beyi Yahyâpaşaoğlu Bâlî Bey, öndeki Rumeli kuvvetlerinin Macar ağır süvarilerine yol verecek biçimde iki yana açılmasını ve ardından yanlardan saldırılmasını önermişti.
Rumeli askerinin açılmasıyla ilerleyen Macar süvarileri, arkada zincirlerle birbirine bağlanan top arabaları ve tüfekli yeniçerilerin oluşturduğu savunma hattıyla karşılaştı. Topların etkisi sınırlı kalsa da düzenini bozmadan doğru anı bekleyen yeniçerilerin kademeli tüfek ateşi saldırıyı dağıttı. Bâlî Bey ve Bosna Beyi Gazi Hüsrev Bey’in kuvvetleri de düşmanı arkadan çevirmek üzere görevlendirilmişti. Halk arasında “Türk kapanı” veya “hilal taktiği” olarak bilinen anlatının tarihî temeli bu düzen ve kuşatma hareketidir.
Mohaç zaferi, Orta Çağ Macar Krallığı’nın parçalanma sürecini başlattı ve Osmanlılarla Habsburglar arasında yaklaşık bir buçuk asır sürecek mücadelenin yeni dönemini açtı.
“Mohaç’ta büyük bir orduyu yenince zafer sarhoşluğuna kapıldınız mı?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Zafer, insanın yalnız düşmanını değil, karakterini de ortaya çıkarır.
Mağlubiyet karşısında sabretmek zordur.
Fakat zafer karşısında haddini bilmek bazen daha zordur.
Çünkü yenildiğinizde çevrenizde hatanızı söyleyen çok olur.
Kazandığınızda ise herkes sizi haklı çıkaracak sözler bulur.
İşte o zaman insan kendi içine dönmelidir.
“Bu zafer yalnız benim aklımla mı kazanıldı?”
“Bu askerler can vermeseydi benim planım ne işe yarardı?”
“Bugün kazandığım kuvvet yarın elimden alınamaz mı?”
diye sormalıdır.
Hükümdar, zaferi kendisine ait bir mülk gibi görürse kibre kapılır.
Zaferi milletin emaneti olarak görürse sorumluluğu büyür.
“Mohaç’tan sonra kendinize mezar kazdırdığınız ve geceyi orada geçirdiğiniz anlatılıyor. Bu doğru mu?”
Kanuni Sultan Süleyman:
İnsanlar bazen uzun bir hayatın manasını tek bir sahneyle anlatır.
Bir mezar kazıldı mı, hangi gece orada kalındı mı; bunu tarihçiler araştırsın.
Fakat o anlatının sorduğu soru doğrudur:
Bir hükümdar, büyük bir zaferden sonra ölümü hatırlamalı mıdır?
Elbette hatırlamalıdır.
Çünkü ölümün bulunmadığı bir devlet hesabı eksiktir.
Ölümü hatırlamak dünyadan el çekmek değildir.
Tam tersine, dünyada verdiğiniz her kararın geçici bir heves değil, hesabı sorulacak bir emanet olduğunu bilmektir.
İnsan öleceğini unutursa sahip olduğu makamı kendisinin zanneder.
Hatırlarsa makamın kendisine geçici olarak verildiğini bilir.
Benim için asıl mezar, toprağa kazılan çukur değil; her gün nefsime çizmek zorunda olduğum sınırdı.
Gerçek mi, Rivayet mi?
Kanuni Mohaç’tan Sonra Kendisine Mezar Kazdırdı mı?
Kanuni’nin Mohaç zaferinden sonra kibre kapılmamak için otağının yakınına mezar biçiminde bir çukur kazdırdığı ve geceyi burada geçirerek ölümü düşündüğü anlatısı son derece etkileyicidir.
Ancak Mohaç Seferi Ruznâmesi, Mohaç Fetihnâmesi, İbn Kemal’in Mohaçnâmesi, Matrakçı Nasuh’un Süleymannâmesi ve diğer dönem eserlerine dayanan temel akademik Mohaç anlatımlarında bu sahneyi doğrulayan açık bir kayıt gösterilmemektedir. Bu nedenle olay, kesin tarihî bilgi olarak değil, Kanuni’nin zafer karşısındaki tevazu ve hesap düşüncesini temsil eden bir rivayet olarak aktarılmalıdır.
Bununla birlikte rivayetin taşıdığı düşünce, Kanuni’nin “Muhibbî” mahlasıyla yazdığı şiirlerde görülen dünya anlayışına bütünüyle yabancı değildir. Şiirlerinde hükümdarlık üstünlüğünden çok insanın Allah karşısındaki kulluğu, acizliği ve saltanatın geçiciliği öne çıkar; sultanlığı kimi zaman kısa bir uyku ve rüyaya benzetir.
Dolayısıyla:
Mezar kazdırma sahnesinin tarihî kesinliği yoktur; fakat anlattığı iç muhasebe, Muhibbî’nin şiirlerinde gördüğümüz dünya ve iktidar anlayışıyla uyumludur.
“Batı Sizi Muhteşem, Milletiniz Kanuni Diye Hatırladı”
“Hünkârım, büyük savaşlar kazandığınız hâlde neden adınız en çok kanunla birlikte anılıyor?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Bir savaş kazanırsınız, düşman geri çekilir.
Fakat devlet yalnız savaş günlerinde yaşamaz.
Pazarın kurulduğu gün de devlet vardır.
Köylünün toprağı işlendiğinde…
Esnaf mal sattığında…
Yetimin hakkı korunduğunda…
Vergi toplandığında…
Kadı hüküm verdiğinde…
Bir vakıf fakire yemek dağıttığında da devlet vardır.
Kılıç sınırı korur.
Kanun ise sınırın içinde yaşayan insanın hakkını korur.
Kılıçla alınan yer, adaletle tutulmazsa fetih tamamlanmış sayılmaz.
Benim vazifem yalnız yeni topraklar kazanmak değildi.
O topraklarda nizamın nasıl işleyeceğini, vergilerin nasıl alınacağını, arazinin nasıl kullanılacağını ve yöneticinin hangi sınırlar içinde hareket edeceğini belirlemekti.
Bir hükümdarın gerçek eseri, kendisi öldükten sonra da işleyebilen düzendir.
“Kanun padişahı da bağlar mıydı?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Bağlamıyorsa ona kanun değil, hükümdarın arzusu denir.
Padişahın herkese hüküm koyup kendisini hükmün dışında bırakması adalet değildir.
Elbette hükümdarın karar verme yetkisi vardır.
Fakat yetki, her istediğini yapmak demek değildir.
Yetki, yapılması gerekeni şahsî arzuya rağmen yapabilmektir.
Bir padişahın öfkesi kanun yerine geçerse devlet korkuyla yönetilir.
Bir padişahın yakınlığı haklılık ölçüsü olursa adalet sarayın kapısında kalır.
Hükümdar kanunun üzerinde durursa kurduğu düzen onun ömrü kadar yaşar.
Kendisini de kanunla bağlı görürse devlet nesiller boyunca devam eder.
Tarihî Not: Kanuni Döneminde Hukuk Nasıl İşliyordu?
Kanuni döneminde Osmanlı hukuku yalnız padişahın tek başına hazırladığı kurallardan meydana gelmiyordu. Şer‘î hukuk, örfî düzenlemeler, önceki padişahlardan kalan kanunlar, devlet tecrübesi ve dönemin ihtiyaçları birlikte değerlendiriliyordu. Mevcut kanun derlemeleri yeniden düzenleniyor, örfî uygulamalar şer‘î hukuk çerçevesinde açıklanıyor ve farklı bölgelerin idarî ihtiyaçlarına göre kanunnâmeler hazırlanıyordu.
Bu süreçte nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi devlet bürokrasisi ve kanun derlemelerinde, Şeyhülislam Ebüssuûd Efendi ise şer‘î ve hukukî meselelerin düzenlenmesinde önemli roller üstlendi. Bu nedenle “Kanuni bütün kanunları tek başına yazdı” demek doğru değildir. Onun ayırt edici yönü, güçlü hukuk ve bürokrasi insanlarını desteklemesi, farklı hukuk alanlarını devlet düzeni içinde birleştirmesi ve bu düzenlemelerin uygulanmasını sağlamasıdır.
“Kanuni” sıfatının yaygın bir tarihî lakap hâline gelmesi sonraki dönemlerde gerçekleşmiş olsa da bu adlandırma, onun hükümdarlığının hukuk ve düzenle özdeşleşen mirasını ifade etmektedir.
Ebüssuûd Efendi ile Hükümdarın Karşılaşması
“Şeyhülislam Ebüssuûd Efendi’nin görüşüne neden bu kadar önem verdiniz?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Çünkü hükümdarın kudreti vardır; fakat her alanda ilmi yoktur.
Bir mesele fetva gerektiriyorsa âlime sorulur.
Bir mesele ordunun düzeniyle ilgiliyse kumandana…
Hazineyle ilgiliyse defterdara…
Adaletle ilgiliyse hukuk ehline danışılır.
İnsan bilmediğini kabul etmeden doğru bilgiyi bulamaz.
Ebüssuûd Efendi’nin vazifesi benim söylediklerimi dinen ve hukuken doğru göstermek değildi.
Doğru olmayan bir husus varsa onu söylemekti.
Hükümdarın yanında kendisine itiraz edebilecek âlim bulunması zayıflık değildir.
Hükümdarın yanlışını kimsenin söyleyememesi zayıflıktır.
“Fakat şeyhülislamdan fetva almanız sorumluluğunuzu ona devretmeniz anlamına gelmez miydi?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Hayır.
Âlim verdiği fetvanın ilmî sorumluluğunu taşır.
Hükümdar ise o fetvayı hangi şartlarda uyguladığına, adaleti sağlayıp sağlamadığına ve emrinin doğurduğu sonuca cevap verir.
Ben bir âlime danıştım diye verdiğim emrin bütün yükünü onun omzuna bırakamam.
Fetva, hükümdarın vicdanını susturmak için kullanılan bir mühür olmamalıdır.
İstişare, sorumluluktan kaçmanın değil; sorumluluğu doğru bilgiyle taşımanın yoludur.
Emri veren ben isem, o emrin hesabında yalnız danıştığım kişiyi gösteremem.
Tarihî Not: Ebüssuûd Efendi’nin Fetvaları Nasıl Kanun Hükmü Kazanıyordu?
Ebüssuûd Efendi’nin fetvaları iki ana grupta değerlendirilmektedir. Bunların bir bölümü, kişilerin dinî meselelerine verilen klasik fetvalardı. Diğer bölümü ise “fetvâ-yı şerîfe” adıyla padişaha sunuluyor; Kanuni’nin tasdikinden sonra imparatorluktaki kadıları bağlayan hukukî düzenlemelere dönüşüyordu. Arazi düzeni, vakıflar ve çeşitli idarî meseleler hakkındaki bu fetvalar, kanunnâmelerle birlikte Osmanlı hukuk mevzuatında yer aldı.
Ebüssuûd Efendi’nin Kanuni’ye sunduğu ve daha sonra bir araya getirilen bu tür fetvalar Ma‘rûzât adıyla bilinmektedir. Padişaha sunulan ilmî görüş, hükümdarın onayı ve uygulama emriyle bağlayıcı hukuk kuralı hâline geliyordu. Böylece ilmî görüş ile siyasî otorite, devletin ihtiyaçlarını karşılayan bir hukuk düzeninde birleşiyordu.
Bu tarihî yapı, Kanuni ile Ebüssuûd Efendi arasındaki ilişkinin yalnız hükümdarla din adamı arasındaki şahsî yakınlıktan ibaret olmadığını; devletin karar alma ve hukuk üretme mekanizmasının önemli bir parçası olduğunu göstermektedir.
Masanın Üzerindeki Sandık
Kanuni bir süre sessiz kalıyor.
Otağın dışından yeni bir top sesi geliyor.
Masada duran küçük sandığın üzerine elini koyuyoruz.
“Bu sandıkta ne var, hünkârım?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Bir hükümdarın hayatı yalnız kazandığı savaşlarla ölçülmez.
Verdiği hükümler de onun arkasından yürür.
Bir ferman yazılır.
Mürekkebi kurur.
Kâğıt arşive kaldırılır.
Fakat o hükmün bir insanın hayatında meydana getirdiği sonuç kaybolmaz.
Vergi hakkında verilen bir karar bir köylünün sofrasına…
Arazi hakkında verilen hüküm bir ailenin geleceğine…
Savaş emri binlerce askerin canına…
Bir vakıf düzenlemesi yüzyıllarca sürecek hayırlara dokunabilir.
Padişahın mührü emri yürürlüğe koyar.
Fakat padişahı o emrin hesabından kurtarmaz.
Bu sandıkta yalnız belgeler yoktur.
Bir hükümdarın omuzlarında taşıması gereken mesuliyet vardır.
“Öldüğünüzde bu belgeleri yanınızda götürmek mi istiyorsunuz?”
Kanuni Sultan Süleyman:
İnsan mezara ne altın götürebilir ne ordu ne de mülk.
Bunların tamamı dünyanın kapısında kalır.
Yanında yalnız yaptıkları ve yapmadıkları bulunur.
Ben Rabbimin huzuruna fethettiğim kalelerin anahtarlarıyla çıkmayacağımı bilirim.
Orada bana kaç ülkeye hükmettiğimden önce, hükmüm altındaki insanlara nasıl davrandığım sorulur.
Bir belge insanı kendiliğinden kurtarmaz.
Fakat o belge, kararı keyfî vermediğinizi; ilme danıştığınızı, meselenin hukukunu araştırdığınızı ve sorumluluktan kaçmadığınızı gösterebilir.
Yine de son hüküm kâğıdın değil, adaletindir.
Gerçek mi, Rivayet mi?
Kanuni’nin Cenazesinin Önündeki Sandıkta Ne Vardı?
Kanuni’nin cenaze törenini tasvir eden ünlü minyatürde tabutun önünde, bir görevlinin başının üzerinde taşıdığı sandık görülmektedir. Millî Eğitim Bakanlığının güzel sanatlar eğitim materyalinde bu sandık, Kanuni’nin yaptığı işlere dair fermanların kopyalarının bulunduğu bir belge sandığı olarak yorumlanmakta; hükümdarın kararlarını tek başına ve delilsiz vermediği düşüncesini simgelediği belirtilmektedir. Aynı minyatürde Ebüssuûd Efendi de cenaze alayının ön bölümünde tasvir edilmektedir.
Kanuni’nin cenaze namazının İstanbul’da Ebüssuûd Efendi tarafından kıldırıldığı tarihî kaynaklarda kayıtlıdır. Sigetvar’da vefat eden hükümdarın naaşı uzun ve gizli bir yolculuğun ardından İstanbul’a getirilmiş, 23 Kasım 1566’da Süleymaniye Camii yanında hazırlanan türbesine defnedilmiştir.
Bununla birlikte:
- Sandığın mezarın içine konulduğu,
- İçinde yalnızca Ebüssuûd Efendi’nin fetvalarının bulunduğu,
- Kanuni’nin bu belgelerle birlikte gömülmeyi açıkça vasiyet ettiği,
- Ebüssuûd Efendi’nin sandığı açtıktan sonra “Sen kendini kurtardın, biz kendimizi nasıl kurtaracağız?” anlamındaki sözü söylediği
şeklindeki ayrıntıları doğrulayan güçlü ve açık bir çağdaş kayıt gösterilememektedir.
Bu nedenle sandığın cenaze alayında bulunması tarihî tasvirle desteklenirken, mezara konulması ve Ebüssuûd Efendi’ye atfedilen konuşma rivayet olarak aktarılmalıdır.
Fakat rivayetin taşıdığı esas düşünce tarihî zemine sahiptir: Ebüssuûd Efendi’nin bazı fetvaları Kanuni’ye sunulmuş, hükümdarın tasdikinden sonra kanun hükmü kazanmış ve devletin kadılarını bağlayan düzenlemelere dönüşmüştür.
Rivayet doğru olsun veya olmasın, sandık Osmanlı hafızasında şu büyük düşüncenin sembolü hâline gelmiştir:
Kudreti sınırsız görünen hükümdar bile verdiği hükümlerin hesabından kaçamaz.
Zor Soru: “Kanunlar Her Zaman Adaleti Sağladı mı?”
Kanuni Sultan Süleyman:
İnsan eliyle kurulan hiçbir düzen kusursuz değildir.
Bir kanunun yazılmasıyla adalet kendiliğinden gerçekleşmez.
Onu uygulayan kadının, yöneticinin ve devlet görevlisinin de adil olması gerekir.
İyi kanun kötü niyetli bir insanın elinde eğrilebilir.
Bu sebeple yalnız hüküm koymak yetmez.
Hükmün nasıl uygulandığını takip etmek, zulmeden yöneticiyi cezalandırmak ve halkın şikâyetini dinlemek gerekir.
Benim dönemimde de yanlış yapanlar, vazifesini kötüye kullananlar ve kendi çıkarını devletin önüne koyanlar bulunmuştur.
Bir hükümdarın büyüklüğü ülkesinde hiç haksızlık yaşanmamasıyla ölçülemez.
Haksızlığı öğrendiğinde ne yaptığıyla ölçülür.
Kusursuzluk iddiası hükümdarı büyütmez.
Onu hatasından ders alamayan biri hâline getirir.
“Böylesine büyük bir devletin başında hata yaptığınız oldu mu?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Hata yapmadığını söyleyen hükümdar ya hiçbir karar vermemiştir ya da yaptığı hatayı göremeyecek kadar kendisine hayrandır.
Hükümdarın hatası sıradan bir insanın hatasına benzemez.
Çünkü onun yanlışı yalnız kendisini incitmez.
Bir orduyu, bir şehri veya bir nesli etkileyebilir.
Bu sebeple hükümdar karar vermeden önce ağır davranmalı, karar verdikten sonra ise neticesini takip etmelidir.
En büyük hata, yanılmak değildir.
Yanılabileceğinizi unutmaktır.
Benim de yanlış değerlendirdiğim insanlar, geç fark ettiğim meseleler ve başka türlü sonuçlanmasını istediğim hadiseler olmuştur.
Fakat tarih karşısında hükümdarı savunacak olan, kendisini kusursuz göstermesi değil; hayatının genelinde hangi nizamı kurduğu ve milleti hangi seviyeye taşıdığıdır.
“Fetih Yalnızca Toprak Almak mıdır?”
“Bir şehri ele geçirdiğinizde o şehirde yaşayan insanlar sizin için düşman olarak kalıyor muydu?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Savaş meydanında karşınızdaki asker düşmandır.
Fakat savaş sona erdiğinde devlet adamının vazifesi başlar.
Ele geçirilen bir yerde yaşayan halkın canını, malını ve düzenini korumazsanız orayı fethetmiş değil, yalnızca yıkmış olursunuz.
Ordu kapıyı açar.
Adalet şehri devlete bağlar.
Bugün size karşı savaşmış bir çiftçi, yarın sizin yönetiminiz altında toprağını işleyecekse onun güvenliğini sağlamak sizin sorumluluğunuzdur.
Çünkü devlet intikam üzerine kurulmaz.
Nizam üzerine kurulur.
Halk sizden yalnız askerî güç değil, yarının bugünden daha güvenli olacağına dair teminat bekler.
Bir hükümdar yalnız korku verirse insanlar ilk fırsatta ondan uzaklaşır.
Adalet verirse farklı milletler ve inançlar aynı devlet düzeni içinde yaşayabilir.
“Öyleyse gerçek fetih nedir?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Gerçek fetih, kalenin burcuna bayrak dikmekle tamamlanmaz.
Şehirde pazar yeniden kurulabiliyorsa…
Çocuklar korkmadan sokağa çıkabiliyorsa…
İnsanlar inançlarını yaşayabiliyor, toprağını işleyebiliyor ve hakkını mahkemede arayabiliyorsa fetih devlet düzenine dönüşmüş demektir.
Kılıçla kazanılan toprak adaletle korunur.
Adalet çekilirse en sağlam sur bile devleti ayakta tutamaz.
Komutan Kanuni ile Şair Muhibbî Aynı İnsan mıydı?
“Savaş meydanlarında ordulara hükmeden kişiyle ‘Muhibbî’ adıyla şiir yazan kişi nasıl aynı insan olabiliyordu?”
Kanuni Sultan Süleyman:
İnsan tek bir yüzle yaşamaz.
Padişah olduğumda devletin yükünü taşırdım.
Serdar olduğumda ordunun güvenliğini düşünürdüm.
Şiir yazdığımda ise makamların ardında kalan insanı dinlerdim.
Hükümdarların da özlemleri, yalnızlıkları, acıları ve cevap bulamadıkları soruları vardır.
Fakat bunları her zaman divanda gösteremezler.
Şiir, insanın kendi kalbine kurduğu divandır.
Orada ne yeniçeri vardır ne vezir ne de elçi.
Yalnız insanın kendisi, vicdanı ve Rabbine karşı acizliği vardır.
Dünyanın önünüzde eğilmesi, kalbinizdeki bütün meseleleri çözmez.
Bazen bir hükümdar, sahip olduğu onca kudrete rağmen bir nefes sıhhatin bütün saltanatlardan değerli olduğunu en iyi bilen insandır.
Tarihî Not: Muhibbî’nin Dünyası
Kanuni, şiirlerinde çoğunlukla “Muhibbî” mahlasını kullandı; ayrıca “Muhib” ve “Meftûnî” mahlaslarıyla da şiirler yazdı. Yaklaşık 3.000 şiiriyle en çok şiir yazan Osmanlı padişahları arasında yer aldı. Aşk, kahramanlık, din, ahlâk, öğüt ve insanın acizliği gibi farklı temaları işledi.
Şiirlerinde yalnız hükümdarlık gururu görülmez. Hakk’ın kulu olma, dünyanın geçiciliği ve insanın güç karşısındaki sınırları da belirgindir. Sultanlığı zaman zaman kısa bir uykuya veya rüyaya benzetmesi, iktidarın ebedî olmadığını düşündüğünü göstermektedir.
Ona atfedilen ve günümüzde de yaygın biçimde bilinen şu beyit, hükümdarın saltanatla insan hayatı arasındaki önceliği nasıl gördüğünü anlatır:
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Buradaki ilk “devlet” kelimesi makam ve ikbal, ikinci kullanım ise saadet ve iyi hâl anlamını taşır. Beyit, bütün dünya saltanatının bir nefes sağlık karşısındaki sınırlılığını ifade eder.
Son Sefer
“Yetmişli yaşlarınıza yaklaşmış, hastalıklarla mücadele eden bir hükümdardınız. Neden Sigetvar seferine bizzat çıktınız?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Bir hükümdar yalnız genç ve kuvvetliyken ordusunun başında bulunursa asker onun sözünden çok rahatını hatırlar.
Bedenimin eski gücünde olmadığını biliyordum.
Yolculuğun ağır geçeceğini de…
Fakat sınırda büyüyen meseleler, yalnız saraydan gönderilecek emirlerle çözülemeyecek bir hâle gelmişti.
Ordu hükümdarını başında görmek istiyordu.
Düşman ise Osmanlı iradesinin yaşlandığını düşünmemeliydi.
Ben sefere yeni bir unvan kazanmak için çıkmadım.
Kırk altı yıldır taşıdığım vazifeyi son nefesime kadar bırakmamak için çıktım.
İnsan bazen bir işe gücü yettiği için değil, sorumluluğu kendisine ait olduğu için yürür.
Son seferimde karşımdaki asıl düşman yalnız Sigetvar Kalesi değildi.
“Artık yeter, rahatına çekil” diyen nefsimdi.
“Ölümün yaklaştığını hissediyor muydunuz?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Ölüm yalnız yaşlıların yakınında değildir.
Fakat yaş ilerledikçe insan onun sesini daha açık duyar.
Ben İstanbul’dan ayrılırken bir daha dönemeyebileceğimi biliyordum.
Fakat görev, insanın yalnız yaşayacağına emin olduğu günlerde yerine getirdiği bir şey değildir.
Ölümün yaklaşması vazifeyi küçültmez.
Vaktin değerini büyütür.
Ben kalenin alındığını göremesem de ordunun başladığı işi tamamlayacağını biliyordum.
Bir hükümdarın kurduğu düzen yalnız kendisi başındayken işliyorsa o düzen güçlü değildir.
Asıl başarı, hükümdar öldüğünde de ordunun, divanın ve devletin vazifesine devam edebilmesidir.
Tarihî Not: Sigetvar’da Son Nefes
Kanuni, 1566 seferinin planını Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa ile yaptı. İstanbul’dan 1 Mayıs’ta ayrıldı; ilerleyen yaşı ve hastalıkları sebebiyle Belgrad’a ancak yolculuğun ellinci gününde ulaşabildi. Sigetvar önlerine varıldığında otağı kaleye hâkim bir tepeye kuruldu ve kuşatmayı buradan takip etti.
6-7 Eylül 1566 gecesi hayatını kaybettiğinde kale henüz tamamen ele geçirilmemişti. Ordunun düzeninin bozulmaması için ölümü sınırlı sayıda devlet adamından gizlendi. Feridun Ahmed Bey’in anlatımına göre naaşı geçici olarak otağdaki tahtın altına defnedildi; kale düştükten sonra ordu geri dönüşe geçtiğinde cenaze gizlice taşındı. II. Selim’in Belgrad’a ulaşmasından sonra ölüm resmen açıklandı.
Bu, Kanuni’nin kırk altı yıllık hükümdarlığının saray yatağında değil, on üçüncü büyük seferinin ordugâhında sona erdiğini göstermektedir.
Ana Soruya Yeniden Dönüyoruz
“Hünkârım, gücünüzün zirvesindeyken aldığınız en zor karar neydi?”
Kanuni bir süre cevap vermiyor.
Otağın dışındaki top sesleri azalıyor.
Önündeki devlet mührüne, ardından deri sandığa bakıyor.
Kanuni Sultan Süleyman:
En zor kararım bir ülkeye sefer açmak değildi.
Çünkü seferin bir başlangıç günü, bir yolu ve ulaşılacak hedefi vardır.
En zor kararım bir kaleyi kuşatmak da değildi.
Çünkü kalenin surlarını, askerini ve zayıf yerlerini görebilirsiniz.
En zor karar, her gün yeniden vermek zorunda kaldığım karardı:
Kendimi sahip olduğum kudretin sahibi değil, emanetçisi saymak.
İnsan gücü az olduğunda sınırlarını bilir.
Gücü büyüdükçe o sınırları unutmaya başlar.
Çevresindekiler onun her sözünü hikmet, her öfkesini adalet ve her isteğini devlet menfaati gibi göstermeye başlayabilir.
İşte hükümdar o zaman kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben bunu devlet için mi istiyorum, yoksa devletin gücünü kendi arzum için mi kullanıyorum?”
Bu soruya dürüstçe cevap vermek, nice kaleyi almaktan zordur.
Ben ordulara emir verdim.
Şehirler aldım.
Kanunlar düzenledim.
Devlet adamlarıyla ve âlimlerle istişare ettim.
Fakat bütün bunların üzerinde başka bir mücadele vardı:
Nefsime, öfkeme ve kibrime hükmetmek…
Çünkü bir hükümdarın kendisini kaybetmesi, bir meydan savaşını kaybetmesinden daha ağırdır.
Savaş kaybedilirse yeniden ordu kurulabilir.
Hükümdar adalet duygusunu kaybederse devletin ruhu yaralanır.
“Bugün Yaşasaydınız İnsanlara Ne Söylerdiniz?”
Kanuni Sultan Süleyman:
Gücü yalnız tahtta ve orduda aramayın.
Bir aileyi yöneten insanın da gücü vardır.
Bir işçinin emeği hakkında karar veren işverenin…
Öğrencinin geleceğine dokunan öğretmenin…
Halkın işini gören memurun…
Bir sözüyle binlerce kişiye ulaşan kişinin de gücü vardır.
Gücünüz ne kadar büyürse hesabınızın da o kadar büyüdüğünü unutmayın.
Size yalnız hoşunuza giden sözleri söyleyen insanları çevrenizde toplamayın.
Sizi övenler moralinizi yükseltebilir.
Fakat yanlışınızı söyleyenler sizi felaketten kurtarır.
Bir karar vermeden önce yalnız “Bunu yapabilir miyim?” diye sormayın.
“Bunu yapmaya hakkım var mı?”
“Bunun bedelini kim ödeyecek?”
“Bu kararın hesabını verebilir miyim?”
diye de sorun.
Başarıyı yalnız kendinize yazmayın.
Sizin için çalışanların, dua edenlerin, emek verenlerin ve görünmeden yük taşıyanların hakkını teslim edin.
Bir devlet, şirket veya aile yalnız bir kişinin aklıyla büyümez.
Doğru insanların aynı amaç çevresinde birleşmesiyle büyür.
Kanunu yalnız zayıfı sınırlayan bir araç hâline getirmeyin.
Güçlü olan da kendisini kanunla bağlı görmelidir.
Aksi hâlde kanun adalet olmaktan çıkar, kuvvetlinin elindeki sopaya dönüşür.
Son olarak şunu bilin:
Dünyaya hükmetmek insanlara büyük görünebilir.
Fakat insanın kendi öfkesine, hırsına, nefsine ve kibrine hükmetmesi daha büyük bir zaferdir.
Mohaç’ta düşmanınızı bir günde yenebilirsiniz.
Kendinize karşı verdiğiniz savaş ise ömrünüzün sonuna kadar devam eder.
Röportaj Sonrası Değerlendirme
Kanuni Sultan Süleyman’ı yalnız fethettiği toprakların büyüklüğüyle anlatmak, onun hükümdarlığının en önemli tarafını eksik bırakır.
Onu büyük yapan yalnız Mohaç’ta uygulanan savaş düzeni değildi.
Bu düzeni teklif edebilecek kumandanları yetiştiren, onların sözlerini dinleyen ve ordunun farklı unsurlarını aynı hedefte birleştiren devlet aklıydı.
Onu büyük yapan yalnız yeni topraklar kazanması değildi.
Fethedilen topraklarda askerî başarının ardından idare, vergi, arazi ve hukuk düzeni kurmaya çalışmasıydı.
Onu “Kanuni” adıyla hafızalara yerleştiren, bütün kanunları kendi eliyle yazması değildi.
Celâlzâde Mustafa Çelebi ve Ebüssuûd Efendi gibi güçlü hukuk ve devlet insanlarını çalıştırması; fetva, kanun, ferman ve uygulama arasındaki ilişkiyi kurumsal bir yapıya dönüştürmesiydi.
Onu yalnız bir savaşçı olmaktan çıkaran ise Muhibbî’ydi.
Dünyanın en güçlü hükümdarlarından biri olarak şiirlerinde saltanatın geçiciliğini, insanın acizliğini ve bir nefes sıhhatin bütün ikballerden değerli olduğunu söyleyebilmesiydi.
Mohaç’tan sonra kendisine mezar kazdırdığı anlatısı kesin biçimde doğrulanamayabilir.
Cenazesinin önünde taşınan sandığın mezarına konulduğu ve Ebüssuûd Efendi’nin meşhur sözleri söylediği de rivayet olabilir.
Fakat bu iki anlatının yüzyıllar boyunca Kanuni ile birlikte yaşaması tesadüf değildir.
Çünkü toplum hafızası onu yalnız zafer kazanan biri olarak değil, zaferin hesabını düşünen hükümdar olarak hatırlamak istemiştir.
Onun cenazesinin önünde taşınan sandıkta tam olarak hangi belgelerin bulunduğunu tartışabiliriz.
Fakat Kanuni’nin tarih önünde bıraktığı daha büyük bir sandık vardır:
Kanunnâmeler…
Fermanlar…
Fetvalar…
Vakfiyeler…
Şehirler…
Köprüler…
Camiler…
Ordular…
Ve milyonlarca insanın hayatına dokunan kararlar…
Kanuni Sultan Süleyman’ı bugün hâlâ sevdiren yalnız kılıcının ulaştığı mesafe değildir.
Kılıcın yanında kanunu, kanunun yanında istişareyi, istişarenin yanında da hesap verme düşüncesini taşıyan hükümdar olarak hatırlanmasıdır.
Kırk altı yıl boyunca başkalarına hükmetti.
Fakat tarih onu, asıl büyük mücadelesini kendi içinde vermiş bir hükümdar olarak hafızasına aldı.
Mohaç’ta karşısındaki orduyu birkaç saat içinde mağlup etti.
Onu Kanuni yapan ise gücünü adaletle yönetme mücadelesini ömrünün sonuna kadar sürdürmesiydi.
Bilgilendirme
Bu çalışma, “Tarihle Yüz Yüze” serisi kapsamında hazırlanmış, tarihî kaynaklara dayanan kurgusal bir röportajdır.
Kanuni Sultan Süleyman’a aitmiş gibi sunulan cevaplar, doğrudan tarihî konuşma kayıtları veya birebir alıntılar değildir. Cevaplar; onun hükümdarlık dönemi, Mohaç Muharebesi, Osmanlı hukuk düzeni, Ebüssuûd Efendi ile ilişkisi, Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirler ve Sigetvar Seferi hakkındaki akademik bilgiler esas alınarak edebî biçimde oluşturulmuştur.
Mohaç’tan sonra mezar kazdırması, fetvaların bulunduğu sandıkla birlikte gömülmeyi vasiyet etmesi ve Ebüssuûd Efendi’ye atfedilen konuşma, kesinliği kanıtlanmış olaylar olarak değil, “Gerçek mi, Rivayet mi?” başlığı altında değerlendirilmiştir.
Kanuni’nin cenaze alayında bir sandığın taşındığı minyatürle desteklenmektedir. Ancak sandığın mezara konulduğu ve içeriğinin yalnızca fetvalardan oluştuğu kesin tarihî bilgi olarak sunulmamıştır.
Kaynakça
- Feridun M. Emecen, “Süleyman I”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Feridun M. Emecen, “Mohaç Muharebesi”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Mehmet İpşirli, “Ebüssuûd Efendi”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Ahmet Akgündüz, “Ma‘rûzât”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Ahmet Akgündüz, “Fetâvâ-yı Ebüssuûd Efendi”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Géza Dávid, “Sigetvar”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Millî Eğitim Bakanlığı OGM Materyal, Geleneksel Türk Sanatları – Minyatür 11, “Kanuni’nin Cenaze Töreni” açıklaması.
- Feridun Ahmed Bey, Mohaç Seferi Ruznâmesi ve Nüzhetü’l-esrâri’l-ahbâr der Sefer-i Sigetvar.
- İbn Kemal, Tevârîh-i Âl-i Osmân – Mohaçnâme.
- Matrakçı Nasuh, Süleymannâme.
- Celâlzâde Sâlih Çelebi, Mohaç Seferi Fetihnâmesi.
- Muhibbî, Divan.
Etiketler
Kanuni Sultan Süleyman, Tarihle Yüz Yüze, Mohaç Meydan Muharebesi, Mohaç Zaferi, Türk kapanı, hilal taktiği, Ebüssuûd Efendi, Osmanlı hukuku, Kanuni ve Ebüssuûd Efendi, Muhibbî, Sigetvar Seferi, Osmanlı Devleti, Osmanlı padişahları, Kanuni’nin sandığı, tarihî rivayetler, Osmanlı askerî tarihi, Osmanlı kanunnâmeleri, adalet, istişare, güç ve sorumluluk
Haber :