تُفْتَحُ خَرِيطَةُ الْأَرْبَعِينَ عَامًا لِأَوَّلِ مَرَّةٍ!
Okunuş: Tuftahu harîtatu'l-erbaîne âmen li-evveli merratin! · Kırk Yıllık Harita İlk Kez Açıldı!
Mâzâ yûcedu dâhile'z-zarfi?
Zarfın içinde ne var?
Teftahu Büşrâ'z-zarfe bi-hazerin, keenne'l-veraka kad yetefettetu tahte esâbiihâ.
Büşra zarfı dikkatle açar; sanki kâğıt parmaklarının altında ufalanacakmış gibi.
Fî dâhilihî harîtatun sağîratun mersûmetun bi’l-yedi, kadîmetun ve bâhitetun, lâkinnehâ mâ zâlet makrûeten.
İçinde küçük, elle çizilmiş bir harita vardır; eski, solmuş ama hâlâ okunabilir.
Yenhanî'l-cemîu ile'l-emâmi fî ânin vâhidin.
Herkes bir anda öne eğilir.
Tuzhiru'l-harîtatu'l-medînete, lâkinnehâ leyseti'l-medînete'lletî ya'rifûnehâ.
Harita şehri gösterir, ama onların tanıdığı şehir değildir.
Ba'du'ş-şevârii lâ yûcedu fî eyyi harîtatin hadîsetin, keennehâ ihtefet bi-besâtatin alâ merri's-sinîne.
Bazı sokaklar hiçbir modern haritada yoktur; sanki yıllar içinde sadece yok olmuşlar gibi.
Fî ihde'z-zevâyâ, tuzhiru alâmetun sağîratun mevki'an muhaddeden.
Bir köşede küçük bir işaret tam bir konumu gösterir.
Eyne hâze'l-mekânu?
Burası neresi?
Tes'elu Nîlun, ve kad bedeet teltekitu lehâ sûreten bi-hâtifihâ.
Nil, telefonuyla onun fotoğrafını çoktan çekerken sorar.
Tedrusu Elîfu’l-harîtate bi-dikkatin.
Elif haritayı dikkatle inceler.
Es-sûku'l-kadîmu, tekûlu bi-but'in.
Eski çarşı, der yavaşça.
Zanentu enne zâlike'l-kısme kullehû kad hudime münzü zemenin baîdin.
O bölümün tamamının uzun zaman önce yıkıldığını sanıyordum.
Lem yuhdem, yekûlu savtun min indi'l-bâbi.
Yıkılmadı, der kapıdan gelen bir ses.
Lem yulâhiz ehadun vusûle's-seyyidi Ahmede.
Kimse Ahmet Bey'in geldiğini fark etmemiştir.
Yedhulu ve huve yahmilu fincâne kahvetihî, hâdien ke-âdetihî.
Her zamanki kadar sakin, kendi kahve fincanını tutarak içeri girer.
Lekad nusiye fakat.
O sadece unutuldu.
Mâ zâleti’l-metâciru’l-mehcûratu kâimeten hunâke.
Terk edilmiş dükkânlar hâlâ orada ayaktadır.
Yemşûne mean ile's-sûki'l-kadîmi.
Birlikte eski çarşıya yürürler.
Eş-şevâriu dayyikatun, ve'l-hicâratu melsâu min hutuvâti ukûdin tavîletin.
Sokaklar dardır; taşlar on yılların ayak izleriyle pürüzsüzleşmiştir.
İndemâ yesilûne ile'l-mevkii'l-muhaddedi, yecidûne vâcihete mahallin muğabbereten, ve huve istûdyû tasvîrin kadîmun.
İşaretli konuma ulaştıklarında tozlu bir vitrin bulurlar; eski bir fotoğraf stüdyosu.
Lâ tekâdu lâfitetuhû tukrau ba’de’l-âne.
Tabelası artık zar zor okunur.
El-bâbu ğayru mukfelin, li-zâlike yedhulûne.
Kapı kilitli değildir, bu yüzden içeri adım atarlar.
Yuğattî'l-ğubâru kulle şey'in.
Toz her yeri kaplar.
Testekırru kâmîrâtun kadîmetun ale'r-rufûfi, ve tetedellâ suverun bâhitetun bi'l-ebyadi ve'l-esvedi mâileten ale'l-cudrâni.
Eski kameralar raflarda durur ve solmuş siyah-beyaz fotoğraflar duvarlarda eğri durur.
Yulâhizu Nâilun mir'âten kebîraten ale'l-cidâri'l-baîdi.
Nail uzak duvarda büyük bir ayna fark eder.
Hattâ tahte’l-ğubâri, tebdû keennehâ telmeu.
Tozun altında bile parlıyor gibi görünür.
Yeskutu dav'u'ş-şemsi'l-kâdimu mine'n-nâfizeti mubâşeraten alâ sathihâ.
Pencereden gelen güneş ışığı doğrudan yüzeyine düşer.
Unzurû, tekûlu Nîlun ve savtuhâ yertefiu mine’l-hamâsi.
Bakın, der Nil, sesi heyecanla yükselerek.
Yadribu'd-dav'u'l-mir'âte bi'z-zâviyeti's-sahîhati temâmen.
Işık aynaya tam doğru açıyla vuruyor.
Keennehû mine'l-mufteradi en yefale zâlike.
Sanki öyle olması gerekiyormuş gibi.
Kullemâ irtefeati'ş-şemsu, in'akese'd-dav'u ani'l-mir'âti ve sekata alâ nuktatin fi'l-cidâri.
Güneş yükseldikçe ışık aynadan yansır ve duvardaki bir noktaya düşer.
Yekşifu hatten hâfiten li-bâbin sirriyyin, lem yekun mine’l-mumkini mulâhazatuhû bi-tarîkatin uhrâ.
Aksi hâlde fark edilmesi imkânsız olacak gizli bir kapının belirsiz çizgisini ortaya çıkarır.
Yenkatıu nefesu Elîf.
Elif'in nefesi kesilir.
Bâbun sirriyyun.
Gizli bir kapı.
Yekteribu's-seyyidu Ahmedu ve yumerriru esâbiahû alâ tûli'l-hatti.
Ahmet Bey yaklaşır ve parmaklarını çizgi boyunca gezdirir.
Lâ budde ennehû lâ yazharu illâ indemâ tadribuhu'ş-şemsu min hâzihi'z-zâviyeti'd-dakîkati, yutemtimu.
Bu sadece güneş bu tam açıdan vurduğunda görünür olmalı, diye mırıldanır.
Bid’u dekâika fi’l-yevmi, in kâne zâlike.
Günde birkaç dakika, o kadar bile varsa.
Yecidu Nâilun el-bâbe lâkinnehû lâ yestetîu fethehû.
Nail kapıyı bulur ama açamaz.
Yubkîhi kuflun hadîdiyyun sağîrun, sadiun lâkinnehû metînun, muğlekan.
Küçük bir demir kilit, paslı ama sağlam, onu kapalı tutar.
Nahtâcu ilâ miftâhin, tekûlu Büşrâ.
Bir anahtara ihtiyacımız var, der Büşra.
Yenhanî's-seyyidu Ahmedu ve yefhasu'l-kufle, ve tedîku aynâhu.
Ahmet Bey öne eğilir, kilidi inceler; gözleri kısılır.
A'rifu hâzâ, yekûlu bi-but'in.
Bunu tanıyorum, der yavaşça.
Hâze't-tırâzu nefsuhû huve'l-kuflu'l-mustahdemu fî burci's-sâati.
Bu tam model, saat kulesinde kullanılan kilidin aynısı.
Teskunü'l-ğurfetu.
Oda sessizleşir.
Yetebâdelu'l-cemîu'n-nazarâti, ve temurru'l-fikretu nefsuhâ fî ezhânihim cemîan fî ânin vâhidin.
Herkes bakışır; aynı düşünce aynı anda hepsinin zihninden geçer.
İzen, tekûlu Lînâ bi-hudûin, yecibu en neûde ile'l-burci.
Öyleyse, der Lena sessizce, kuleye geri dönmeliyiz.
Eyne yahtabiu miftâhu burci's-sâati?
Saat kulesinin anahtarı nerede saklı?
Ve mâzâ kâne yenteziru fi'd-dâhili, dûne en yukteşefe, münzü erbaîne seneten?
Ve içeride kırk yıldır keşfedilmemiş hâlde ne bekliyor?